27 Ekim 2010 Çarşamba

Poğaça

Kahvaltıda mayalı poğaça için sabah erkenden hamur tutulmalı veya gün içerisinde hazırlayıp çay saatine yetiştirilebilir.  Poğaça, börek ve buna benzer hamur işlerinin tarifleri malzemeleri dolayısıyla birbirinden farklılar. Bana gelince, deneme yanılma metodu ile damak tadımıza uyan tarifleri benimserim. Bu tarif de hem miktar hem de lezzet olarak seçtiklerimden bir tanesi.
İç malzemesi olarak peynir, zeytin, sosis, patates kullanabilir.

1 paket çabuk maya (veya 2 çorba kaşığı pak maya) 1 tatlı kaşığı şeker ve 0,5 su bardağı ılık su ile biraz un ilavesi ile eritilir.  Kabardığında 1 yumurta, 1,5 tatlı kaşığı tuz, 3 çorba kaşığı yoğurt , 0,5 su bardağı çiçek yağ  ve un  eklenerek yumuşak bir hamur tutulur. 1 saat kabarmaya bırakılan hamur süre sonunda dilenen şekilde dilenen iç malzemesi ile hazırlanır ve yağlanmış fırın tepsisinde bir miktar daha bekletilir. Üzerine yumurta sarısı sürülüp 180 derecede ısıtılmış fırında pişirilir. 

Afiyet olsun...

Savarin - Baba Tatlısı

Geçen gün eski bir yemek kitabını karıştırırken rastladığım bu tatlı tarifini denemek istedim, iyi de etmişim. Bizim evde tatlı tüketilmez diyemem, sadece her zaman aramıyoruz. Tabi ki ramazan boyunca kadayıf, baklava gibi lezzetler dayanılmazdı. Tarife gelince; orijinal adı "savarin", bildiğimiz "baba tatlısı" diyebilirim. "Savarin" fransız mutfağından bir tatlı ve yanılmıyorsam adını ünlü gastronom Jean Anthelme Brillat-Savarin'den almış. Bu konuyu araştırmam gerektiğini düşünüyorum. Tatlı kek bütünlüğünde de yapılır, tek porsiyonluk parçalarda da. Bu tatlıyı çocukluğumdan hatırlıyorum, annem boş vakit bulunca(özellikle kış aylarında)yapardı. Tersyüz edilmiş şekilli küçük bir kek kalıbı veya kulpsuz bir kahve fincanı şeklinde, hamuruna has, kıvamında tadı ile hoşuma giden bir lezzetti. Üstte yandan yapılan küçük bir kesikle açılan yere bir miktar krem şanti/krema ile servis  edilir. Benim tercihim her zaman taze yoğurttan yana.

Yemek kitabının artık sararmış sayfalarında hem eski usul savarin tarifi hem de cevizli olanı mevcut. Cevizliyi denemek istedim ve bence görüntüde olmasa da lezzette aynı tadı yakaladım. Aslında doğrusu şu ki, fotoğrafını çekmekte geciktim. Geriye kalan son iki parçadan biriydi resimlediğim.

Cevizli savarin

15 gr maya 0,5 su bardağı ılık süt, 2 tatlı kaşığı toz şeker, 1 tutam tuz ve az un ile eritilip karıştırılır. Kabardığında 3 yemek kaşığı sıvı yağ(veya eritilmiş katı yağı), akının yarısını bir kaba ayırdığınız 1 yumurta ve yumuşak hamur elde edecek kadar un ilavesi ile yoğurulur. Hamur iyice yoğurulduktan sonra kare şeklinde açılır. Kar şeklinde çırpılan yarım yumurta akı yufkanın üstüne sürülüp 3/4 su bardağı çekilmiş ve içine biraz tarçın veya vanilya karıştırılmış ceviziçi her yanına serpiştirilerek sıkı bir rulo halinde sarılır. Ruloyu çapraz olarak 15-16 eşit parçaya kesip yağlanmış fırın tepsisine aralıklarla dizilir ve birbirilerine yapışmamaları için her parçanın yanları hafifçe yağlanır. Üstleri pembeleşene kadar fırınlanıp sonra soğumaya bırakılırlar.
Şerbeti: 2 su bardağı şekeri 2,5 su bardağı suda karıştırıp kaynadığında ateşten alınır ve 10-15 dakika beklettikten sonra iyice soğumuş olan tatlıların üzerinde gezdirilir.

                                
 
Afiyet olsun...

13 Ekim 2010 Çarşamba

Baba evi-bir yol hikayesi ve elmalı pay

Sabah henüz uyanmamışken, serinliğin kemiğe işlediği saatlerde yola çıkıyoruz. Arabanın far ışığı karanlığın içine doğru dar bir patika açıyor. Gözkapaklarım  ağırlaşıyor, "uyukla biraz" diye fısıldayarak yüzüme dokunuyorsun, uyumak istemiyorum. Sisli, koyu alacakaranlığın dağılmasını beklemek istiyorum. Arkama yaslanıp otobanın ıssızlığına bakıyorum. Çok sürmüyor, yanımızdan ağır yüklü bir kamyon homurdanarak geçiyor, sonra acelesi olan bir araba. Yavaş yavaş aralanıyor karanlık. Uzakta ateş böcekleri misali ışıklar beliriyor. Ağaçlar, upuzun fabrika bacaları, tepeler, rüzgar enerjisi direkleri, ufuktaki bulutlar. Yol arabanın altından kayıp gidiyor, kilometre taşları birbirini kovalıyor sanki. Vadiler, ormanlar, dağın koynunda saklanan köyler, benzin istasyonları, çevre yolu şehir tabelaları, isimsiz, boş duraklar gözlerimden geçip yitiyor. İstanbul telaşı yok, sabah sessiz sedasız gündüze teslim oluyor. Güneş yükseldikçe kabuğumuzu sıyırır gibi üstümüzdekilerden kurtulmak istiyoruz. Ben hırkayı, sen montu arka koltuğa fora edip yolculuğumuzun keyfine bir de şarkılarımızı eklemek istiyoruz. Yorgunluktan kramplar girse de bacaklarına, bana baktığında gözlerin bile gülümsüyor, bir an evvel bizi yolculuğun son durağına kavuşturmak istiyorsun. Hız kesmeden verilen küçük birkaç sıcacık, dumanı tüten kahve molası, gözlerin yolda, bir elin direksiyonda. Gün ışığında renklerin dansı ile büyüleniyorum. Üzüm bağları, ayçiçeği, tütün, mısır tarlaları, derin vadiler ve üzerindeki viyadükler, "şu derenin suyu ne kadar berrak!", "bak, şu tepedeki kulübe ne kadar güzel!", "ceylan mıydı o?.." diye heyecan ile sana seslenmelerim. Hava iyice ısınmış olur, termostaki su hala soğuk, bardaklar ise güneşin sıcağına bulanmış. İstanbul uzakta kalsa da ona döneceğimizi biliyor, onsuzluk yok içimizde.

Yaklaştıkça yolculuğun varış noktasına kavuşmanın ve ayrılığın buluştuğu yerde buluyoruz kendimizi. Coşkun sevicimizin içine kırılgan, hisli bir hüzün karışıyor.  Acıtmadan, üzmeden, sessizce düğümleniyor boğazımızda. Ağaçlar, evler, bahçeler, sokak köpekleri bizi karşılıyor. Yol kenarında birlikte büyüdüğüm kestane
ağaçları, çim biten taş kaldırım, huzurlu bir sessizlik. Sokağa sırtını dönüp geniş bahçelerine sığınmış iki katlı kagir evler. O evlerden bir tanesi baba evim... Pencerelerdeki perdeler sımsıkı kapalı, yaz sıcağının içeriye girmesi yasak. Demir oymalı bahçe kapısı kilitli. Elimi aralıktan kolayca sokup her zamanki yerinde asılı
duran anahtara uzanıyorum. Eski, büyük, kararmış anahtar kilitte kolayca dönüyor, çantaları alıp üst katın merdivenlerini çıkıyoruz. Evin, belli ki yeni gelmiş, iki yaramazı bizi hep buradaymışız gibi karşılıyor. Eşyaları üst kat salonuna açılan kapının önündeki geniş balkonda bırakıp balkonun diğer tarafındaki merdivenlerden
aşağıya iniyoruz. Bahçeye yukarıdan bakınca avuçlarımın içindeymiş gibi görünüyor; bir uçtan diğer uca geziniyor gözlerim. Babamın yaptığı, verandaya açılan ahşap kapıyı açıyorsun, sessizce süzülüyoruz evin içine. Babam öyle uykusunda, annem yok, "arka bahçede belki" diye göz göze geliyoruz. Yol yorgunluğundan eser
kalmamış gibi bahçeyi keşfe çıkıyoruz. Derin derin işliyor ciğerlerimize temiz hava, çardağın altındaki sedire oturmak için yürürken üzüm salkımları yüzümüze dokunuyor. Hışırtılı bir ses çıkarıyor ağaç dallarının yaprakları.

Evin hemen önünde renk renk begonviller, krizantemler, sarmaşık gülleri, bahçenin oldukça geniş iç tarfında da düzgün ayrılmış sebze tarhları, mısır, meyve ağaçları, üzüm asmaları var. Çocukluğumdan hatırlıyorum, eskiden bahçenin büyük bölümü üzüm bağı idi, küçük bir bölümüne ise sebze ekilirdi. Annem ve babam emekli olduktan sonra bağı küçültüp bahçe ile daha çok uğraşır oldular. Eline sımsıkı tutunup yaslanıyorum omuzuna, burası ile alakalı bir his değil beni ta yüreğimden yakalayıp başımı döndüren, bunların sebebi sadece sensin. Anılarım yok bu evde; baba evinde şefkatin, karşılıksız sevginin, koşulsuz fedakarlığın, güvende olmanın yaşanmışlığı var. Anılar ya acıtır, hüzünlendirir ya sevindirir, gülümsetir. Burada bana gelen sevgi, şefkat, güven, kalıcı olur, üstüne bir başkası yazılmaz, benzersizliği ile kalır. Başımı döndüren senin varlığın burada, çocukluğumun sığındığı limanda... Oturup burada olmayı nefesleniyoruz, bakışlarımız bahçenin her köşesini dolaşmakta. Kızılcık ağacı dalına yapraktan çok meyve sıralamış, henüz tadını almamış, pembe pembe. Kayısı kalmamış gibi, birkaç olgun meyve düştü düşecek. Fındık ağacı bu yıl biraz daha gürleşmiş. Ne kadar çok biber, domates, patlıcan var, ne kadar çok... Şu ileride, bahçenin bir ucunda ahududu mu yetişmiş? Elma ağaçlarının dalları neredeyse yere değiyor. Etraf nekadar sessiz... Başımı omuzunda bırakıyorum. Babam birazdan uyanacak. Annem kapıyı açıp hafif bir çığlık atıp bizi gördüğüne şaşırmış gibi yapacak. İçine doğmuştur çünkü gelişimiz, rüyasında görmüştür. Tatlı bir telaş yaşanacak, kahveyi babam pişirecek, sofraya ne var ne yok çıkarılacak, ille de elmalı pay olacak. Şimdi sessizliğe bizi katma zamanı, İstanbul bir başka yolculuğun akşamına kaldı...

eylül
 


 
Annemin elmalı payı


4 yumurta
1,5 su bardağı şeker
4 yemek kaşığı sıvı yağı
3 yemek kaşığı yoğurt
1 silme tatlı kaşığı karbonat
tarçın, vanilya
1,5 su bardağı elenmiş un
3-4 elma
1 su bardağı iri kıyılmış ceviz

Yumurtalar şeker ile çırpılır, yağ ve karbonat karıştırılmış yoğurt ilave edilir, karıştırılır, un ve baharatlar eklenir. Son olarak kabuğu soyulmuş ve küçük küçük doğranmış olan elmalar ve cevizler spatula veya kaşık yardımı ile hafifçe karıştırarak ilave edilir. Yağlanıp unlanmış fırın kabında 200 derece ısıtılmış olan fırına verilir. Yaklaşık 40 dakika pişer, kürdan ile kontrol edilebilir.
Serviste üzerine pudra şekeri serpilebilir.

8 Ekim 2010 Cuma

Bebe bisküvili Spangle

Leziz, biraz da kasede spangleli profiterol tadında bir tatlı.
Malzemesi:

1 yumurta
1 su bardağı şeker
0,5 su bardağı un
4-5 yemek kaşığı kakao
4 su bardağı süt

birkaç bebe bisküvisi

Muhallebi kıvamında krema hazırlanarak bebe bisküvisi parçaları eklenmiş kaselere pay edilir.
Soğuduktan sonra buzdolabında bekletilir.


Evde Lavaş Ekmek yapmayı denediniz mi

Uzun zaman önce bulduğum bu tarifi denemek için kolları sıvadım. Benim için kolay ve lezzetli bir tecrübe oldu.  İşte gereken malzemeler:

1 paket çabuk maya veya yarım paket yaş maya,
1 tatlı kaşığı toz şeker
2 su bardağı ılık su
1,5 tatlı kaşığı tuz
2 yemek kaşığı ayçiçek yağ
un

Unun ortasında şeker ve maya  ılık suda eritilir. Tuz, çiçek yağı eklenerek elastik ancak sert olmayan hamur tutulur, üstü örtülerek  1 saat boyunca kabarmaya bırakılır.  İki katı olan hamurun havası alınır ve un ilavesi ile 12 eşit beze hazırlanır. Her beze tabak büyüklüğünde(ne çok kalın ne de çok ince) açılarak teflon tavada, yağsız olarak altüst edilerek pişirilir. 


Afiyet Olsun

6 Ekim 2010 Çarşamba

Kış Kokusu

Sabahın serinliği kar kokusunu getirdiğinde kaçacak yer kalmaz. Nedense kışın geldiğini kabullenmek zor olmuştur her daim, en azından benim için öyle. Kısa sürer bu  tereddütlü tedirginlik, severim kar yağışını, aydınlık beyaz geceleri. Bu mevsimde üşüyorum sadece, kaçmak, kaçınmak tedirginliğim bu yüzden. Aklımdaki kış  manzarası üşümekle hiç alakalı değil oysa. Karlar altında bir şehir, bembeyaz, kalın bir halı serilmiş yeryüzüne, gökyüzü maviliğini beyazda eritmiş, sakin, huzurlu bir  İstanbul düşüm var. Ne trafik, ne arabalar, ne telaş, bembeyazlığı kirletecek hiçbir şey yok. Yürüyorum, adımlarımın ötesinde serçelerin ayak izleri, kulaklarımda  çocuk cıvıltıları, dalların başıma serptikleri kar tozu ile yürüyorum. İnsanlar sahiplendikleri asıl kışı yüzlerinden atmış, gülümseyerek selamlaşıyorlar. Ayaklarımın  altından kar ses veriyor ve üşümüyorum. Al al oluyor yanaklarım, burnumu hissetmiyorsam da, üşümüyorum. Baharın çok uzaklarda olduğunu düşünmüyorum,  eldivenlerimi evde unutsam da özlemiyorum baharı. Kış çok güzel diye dans etmek gelir içimden, sözlerini unuttuğum bir şarkıyı mırıldanır dudaklarım.  Sokaklar yüzünü saklamış gibi olurlar kış geldiğinde. Ortalıktan çekilir çirkinlikler sanki. Bir sığınma sendromu buram buram duyurur kendini...
Kış kokusu sabahın serinliğine karıştığında hazal yapraklarının vedası ile hüzünlenirim.
eylül


2 Ekim 2010 Cumartesi

Kakaolu fındıklı küçük keklerim

Uzun zamandır defterimde olan,  hiç şaşmayan bir tarifi paylaşmak istedim. Nereden geçti elime, hatırlayamadım, sadece keşke bir yere not etseydim diye düşündüm, teşekkür etmek için...

Malzemesi:

2 adet yumurta,

4 kahve fincanı şeker
2 kahve fincanı sıvı yağ
3 kahve fincanı yoğurt
6 kahve fincanı un
1 kahve fincanı kakao (eğer kakaolu yapılmayacaksa 7 fincan un)
1 tatlı kaşığından az karbonat / veya kabartma tozu

iri kıyılmış fındık içi

Yapılışı:
yumurtalar şeker ile çırpılır, sıvı yağı, yoğurt, karbonat eklenir ve kakao ile birlikte elekten geçirilmiş olan un azar azar ilave edilerek düşük devirde karıştırılır; kırılmış fınfık içi eklenip kaşık yardımı ile sadece hamura karışması sağlanır. kağıt kek kalıplarına veya mufin kaplarına paylaştırılarak(her kalıbın yarısı kadar) 190 derecede fırınlanır.
not:
bu küçük kekler arzuya göre kakaolu, fındıklı, vanilyalı, çikolata damlalı, limonlu, cevizli, kuru üzümlü, meyve parçalı, veya marmelatlı olarak da istenen malzemelerden biri veya birkaçı ile hazırlanabilirler. kakao kullanılmadığında 7 fincan un eklenmelidir.

Eylül

Yaz toplanıp gitti.

Terliklerini, mayolarını, plaj şemsiyelerini, hasır şapkalarını alıp gitti.
Şikayet etmedim, döneceğini bildiğimden...
Bu yaz, yaşıma bir yıl daha eklendi.
Bir eksi puan ekledim defterime, şikayet etmeden,
öyle olması gerektiğinden.
Bloguma bir yazı daha ekledim, kelimeleri özgür bıraktım,
tutmadım, tutamadım değil. Bir fotoğrafı çok beğendim,
masaüstü arka planı yaptım hemen.
Uykum kaçtı, kalkıp pencereden baktım,
uzun bir yolculuğa çıktım. Uyandım, hayatın ninnisinden silkindim,
kendime baktım, seni gördüm...
Seni nasıl için için özlediğimi yüreğimle gördüm.
Göz çukurlarım sızladı, boğazımda hasretin düğümlendi.
Bulut doldu içime sanki, ağırlıksız, yerçekimsizdim.
Kollarındayım, Sen'dim...
Yaz gitti, tüm diğer mevsimler gibi.
Çocukluğum, oyuncaklarım, büyüdüğüm şehir ömrümden geçip gitti.
Yüzleri, sesleri, kelimeleri - hepsini zaman sildi.
Kitapların sayfaları sarardı, siyah beyaz herşey renklendi.
Şarkılar, filmler, oyunlar tekrarlandı, yaşamlar bitti.
Ne olmuş, sadece bir mevsim bitti... Olması gerekendi.
Ömrümden bir yıl daha gitti, şikayet etmedim,
Ben Aşk'tım, benim Sen'im vardı...

eylül



City Of AnqeLs - Music

Yükleyen lssizadam. - Tüm sezonlar ve tüm bölümler