13 Ekim 2010 Çarşamba

Baba evi-bir yol hikayesi ve elmalı pay

Sabah henüz uyanmamışken, serinliğin kemiğe işlediği saatlerde yola çıkıyoruz. Arabanın far ışığı karanlığın içine doğru dar bir patika açıyor. Gözkapaklarım  ağırlaşıyor, "uyukla biraz" diye fısıldayarak yüzüme dokunuyorsun, uyumak istemiyorum. Sisli, koyu alacakaranlığın dağılmasını beklemek istiyorum. Arkama yaslanıp otobanın ıssızlığına bakıyorum. Çok sürmüyor, yanımızdan ağır yüklü bir kamyon homurdanarak geçiyor, sonra acelesi olan bir araba. Yavaş yavaş aralanıyor karanlık. Uzakta ateş böcekleri misali ışıklar beliriyor. Ağaçlar, upuzun fabrika bacaları, tepeler, rüzgar enerjisi direkleri, ufuktaki bulutlar. Yol arabanın altından kayıp gidiyor, kilometre taşları birbirini kovalıyor sanki. Vadiler, ormanlar, dağın koynunda saklanan köyler, benzin istasyonları, çevre yolu şehir tabelaları, isimsiz, boş duraklar gözlerimden geçip yitiyor. İstanbul telaşı yok, sabah sessiz sedasız gündüze teslim oluyor. Güneş yükseldikçe kabuğumuzu sıyırır gibi üstümüzdekilerden kurtulmak istiyoruz. Ben hırkayı, sen montu arka koltuğa fora edip yolculuğumuzun keyfine bir de şarkılarımızı eklemek istiyoruz. Yorgunluktan kramplar girse de bacaklarına, bana baktığında gözlerin bile gülümsüyor, bir an evvel bizi yolculuğun son durağına kavuşturmak istiyorsun. Hız kesmeden verilen küçük birkaç sıcacık, dumanı tüten kahve molası, gözlerin yolda, bir elin direksiyonda. Gün ışığında renklerin dansı ile büyüleniyorum. Üzüm bağları, ayçiçeği, tütün, mısır tarlaları, derin vadiler ve üzerindeki viyadükler, "şu derenin suyu ne kadar berrak!", "bak, şu tepedeki kulübe ne kadar güzel!", "ceylan mıydı o?.." diye heyecan ile sana seslenmelerim. Hava iyice ısınmış olur, termostaki su hala soğuk, bardaklar ise güneşin sıcağına bulanmış. İstanbul uzakta kalsa da ona döneceğimizi biliyor, onsuzluk yok içimizde.

Yaklaştıkça yolculuğun varış noktasına kavuşmanın ve ayrılığın buluştuğu yerde buluyoruz kendimizi. Coşkun sevicimizin içine kırılgan, hisli bir hüzün karışıyor.  Acıtmadan, üzmeden, sessizce düğümleniyor boğazımızda. Ağaçlar, evler, bahçeler, sokak köpekleri bizi karşılıyor. Yol kenarında birlikte büyüdüğüm kestane
ağaçları, çim biten taş kaldırım, huzurlu bir sessizlik. Sokağa sırtını dönüp geniş bahçelerine sığınmış iki katlı kagir evler. O evlerden bir tanesi baba evim... Pencerelerdeki perdeler sımsıkı kapalı, yaz sıcağının içeriye girmesi yasak. Demir oymalı bahçe kapısı kilitli. Elimi aralıktan kolayca sokup her zamanki yerinde asılı
duran anahtara uzanıyorum. Eski, büyük, kararmış anahtar kilitte kolayca dönüyor, çantaları alıp üst katın merdivenlerini çıkıyoruz. Evin, belli ki yeni gelmiş, iki yaramazı bizi hep buradaymışız gibi karşılıyor. Eşyaları üst kat salonuna açılan kapının önündeki geniş balkonda bırakıp balkonun diğer tarafındaki merdivenlerden
aşağıya iniyoruz. Bahçeye yukarıdan bakınca avuçlarımın içindeymiş gibi görünüyor; bir uçtan diğer uca geziniyor gözlerim. Babamın yaptığı, verandaya açılan ahşap kapıyı açıyorsun, sessizce süzülüyoruz evin içine. Babam öyle uykusunda, annem yok, "arka bahçede belki" diye göz göze geliyoruz. Yol yorgunluğundan eser
kalmamış gibi bahçeyi keşfe çıkıyoruz. Derin derin işliyor ciğerlerimize temiz hava, çardağın altındaki sedire oturmak için yürürken üzüm salkımları yüzümüze dokunuyor. Hışırtılı bir ses çıkarıyor ağaç dallarının yaprakları.

Evin hemen önünde renk renk begonviller, krizantemler, sarmaşık gülleri, bahçenin oldukça geniş iç tarfında da düzgün ayrılmış sebze tarhları, mısır, meyve ağaçları, üzüm asmaları var. Çocukluğumdan hatırlıyorum, eskiden bahçenin büyük bölümü üzüm bağı idi, küçük bir bölümüne ise sebze ekilirdi. Annem ve babam emekli olduktan sonra bağı küçültüp bahçe ile daha çok uğraşır oldular. Eline sımsıkı tutunup yaslanıyorum omuzuna, burası ile alakalı bir his değil beni ta yüreğimden yakalayıp başımı döndüren, bunların sebebi sadece sensin. Anılarım yok bu evde; baba evinde şefkatin, karşılıksız sevginin, koşulsuz fedakarlığın, güvende olmanın yaşanmışlığı var. Anılar ya acıtır, hüzünlendirir ya sevindirir, gülümsetir. Burada bana gelen sevgi, şefkat, güven, kalıcı olur, üstüne bir başkası yazılmaz, benzersizliği ile kalır. Başımı döndüren senin varlığın burada, çocukluğumun sığındığı limanda... Oturup burada olmayı nefesleniyoruz, bakışlarımız bahçenin her köşesini dolaşmakta. Kızılcık ağacı dalına yapraktan çok meyve sıralamış, henüz tadını almamış, pembe pembe. Kayısı kalmamış gibi, birkaç olgun meyve düştü düşecek. Fındık ağacı bu yıl biraz daha gürleşmiş. Ne kadar çok biber, domates, patlıcan var, ne kadar çok... Şu ileride, bahçenin bir ucunda ahududu mu yetişmiş? Elma ağaçlarının dalları neredeyse yere değiyor. Etraf nekadar sessiz... Başımı omuzunda bırakıyorum. Babam birazdan uyanacak. Annem kapıyı açıp hafif bir çığlık atıp bizi gördüğüne şaşırmış gibi yapacak. İçine doğmuştur çünkü gelişimiz, rüyasında görmüştür. Tatlı bir telaş yaşanacak, kahveyi babam pişirecek, sofraya ne var ne yok çıkarılacak, ille de elmalı pay olacak. Şimdi sessizliğe bizi katma zamanı, İstanbul bir başka yolculuğun akşamına kaldı...

eylül
 


 
Annemin elmalı payı


4 yumurta
1,5 su bardağı şeker
4 yemek kaşığı sıvı yağı
3 yemek kaşığı yoğurt
1 silme tatlı kaşığı karbonat
tarçın, vanilya
1,5 su bardağı elenmiş un
3-4 elma
1 su bardağı iri kıyılmış ceviz

Yumurtalar şeker ile çırpılır, yağ ve karbonat karıştırılmış yoğurt ilave edilir, karıştırılır, un ve baharatlar eklenir. Son olarak kabuğu soyulmuş ve küçük küçük doğranmış olan elmalar ve cevizler spatula veya kaşık yardımı ile hafifçe karıştırarak ilave edilir. Yağlanıp unlanmış fırın kabında 200 derece ısıtılmış olan fırına verilir. Yaklaşık 40 dakika pişer, kürdan ile kontrol edilebilir.
Serviste üzerine pudra şekeri serpilebilir.

1 yorum:

  1. merhabalar:)
    ne hoş bir sayfa bu böylee:)
    samimiyetiniz ile süslediğiniz yazılarına,paylaşımlarınıza bayıldımm..
    seve seve izliyorum hemen sayfanızı.
    bende sizi beklerim sayfama.
    kucak dolusu sevgilerimle..
    :)

    YanıtlaSil