31 Aralık 2010 Cuma

Tatlı tatlı

"Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım"  denilmiş, kendime sormadan edemedim: acaba gerçekten öyle mi olur?..
Herneyse. Zararından her ne kadar bahsedilse de şekerli yiyecekler, hele ki çocuklukta, sofranın, eğlencenin vazgeçilmezidirler.  Misafir ağırlarken, kahvenin, çayın yanında, ders çalışırken, televizyon seyrederken, yolculukta, kısaca her yerde ağız tadını eksik edenimiz pek olmaz.  Doğrusu ben tatlı sevmem diyemem çünkü dondurmaya bayılırım fakat baklava  aklıma gelmez. Sütlü tatlılardan içeriğinde pirinç unu, nişasta gibi olanları da sevmem, krem karamel ise favorim!..  Tatlıları tatmaktan çok yapmak ve ikram etmek hoşuma gider.

Malüm, yılın son günündeyiz, bir çok seçenek arasından profiterol yapmaya karar verdim. Aslında yapmayı düşündüğüm profiterol ağacıydı ancak bu defalık vazgeçtim. Kalabalık bir davet planlasaydık mutlaka onu yapardım çünkü hem lezzetli hem de gösterişli bir tatlı.  Profiteroller geniş bir tabakta, her katta sayıları azaltılarak  üst üste dizilip üzerileri çikolata sosu ile kaplanır.  İki kişilik yılbaşı yemeğimizde tabağımıza bu küçük tatlı, üzeri bitter çikolatalı toplardan  istediğimiz kadar doldurmaya kararlıyız:-)
Tarifi fotoğraflar ile desteklemeye çalıştım, amatörce de olsa...

Şu hamurunu hazırlamak  için
1 su bardağı su
1 tutam tuz
80-100 gr margarin
1 su bardağı un
-Bir tencerede su kaynatılır, tuz ve yağ eklenir.  Yağ eridiğinde un eklenir ve tahta kaşık ile enerjik karıştırarak topaksız pişmesi sağlanır. Hamur tencere duvarlarından ayrılıp toplanmalı,  pişme süreci birkaç dakika sürüyor. Hamur kenara alınır ve soğumasını beklerken ara sıra karıştırılır.  Yumurtalar tek tek eklenerek her biri ayrı yedirilir. Hamur parlak bir hal almalı ve dördüncü yumurta da yedirildikten sonra çok fazla karıştırmamalı. Fırın tepsisine aralıklı olarak dizilen hamur topları 200 derecede, fırının kapağı açılmadan, üstleri altın renginde kızarana kadar pişirilirler.
Vanilyalı Krema:
1 lt süt
3 yumurta
1 su bardağı şeker
1 vanilya
7 çorba kaşığı un
ve  ocaktan aldıktan sonra içine eklenecek 50 gr margarin
-Krema muhallebi kıvamında, sürekli karıştırarak, pişirilir ve ateşten alındıktan sonra yağ eklenir ve yedirilir.
Ilık krema soğumuş olan toplara doldurulur.
Üstüne: benmari usulü eritilmiş acı çikolata.









Afiyet olsun ve Mutlu Yıllar!..

28 Aralık 2010 Salı

Hayallerin uğradığı yer

İtalya'ya ilişkin merakım biraz da çocukluğumda okuduklarımdan kaynaklanır. İlkokulda Denizin Altında 20 000 Fersah(Jules Verne), Robinson Crusoe(Daniel Defoe), Define Adası(Robert Louis Stevenson, Kaptan Grant'ın Çocukları(Jules Verne), İki Şehrin Hikayesi(Charles Dickens), 80 Günde Devri Alem(Jules Verne),
Tom Sawyer(Mark Twain), Tom Amca'nın Kulübesi(Harriet Beecher Stowe ) ile hayaller diyarında maceraları kurgularken sadece seyahat etmenin çok eğlenceli olacağını düşünmüştüm. Daha sonra, insan ruhunun çalkantılarına Don Kişot ile, kaderin hüzünlü yüzüne Sefiller (Victor Hugo) ile, Üç Silaşörler(Alexandre Dumas ) ile arkadaşlığa ve inandıkların uğuruna savaşmaya, Aşk'a Romeo ve Juliet(William Shakespeare) ile tanık oldum. İtalya deyince Venedik, Toscana Vadisi, Dante,
Sofia Loren, italyan mutfağı ve karşı konulamaz bir yolculuk arzusu düşer aklıma. Aslında bu yolculuğun gerçekleşmeyecek olması beni hiç üzmedi, en çok gitmek istediğim tek yerdeyim zaten: Aşk'ta...

eylül

 
Toscana Vadisinde bir ev:








daha fazlası

2011

Umutların Yıldönümü

Bu yılın sonuna birkaç gün kaldı, takvimler yine baştan yazılacak, mevsimler sıralanacak. İyi-kötü, neşeli-hüzünlü günler, haftalar, aylar ajandaların, günlüklerin sayfalarında unutulacak. Hep güzele, iyiye, henüz ulaşılamayana uzanacak umutlar. Belki aynı sıradanlığında sürecek insan hayatı, belki geçen günleri aratacak bir talihsizlik peşini bırakmayacak, kimbilir, herşeye rağmen, bir yıl daha umut etmek yaşatacak. Umutlarda karanlık yok, bulut yok, olmaz yok ya, gelir gelmez misafir gibi ağırlanmalı yepyeni yıl, gülümseyerek. O daha çok yeni, çok başında herşeyin, umutla dolu. Umut, ah, ne güzeldir umut etmek!.. Yorgunluktan yere yığılacak haldeyken eve varmak gibi. Uzun, karanlık bir gecenin ardından güneşin doğuşunu görmek gibi, çöldeki vaha gibi.

Rutubetli, soğuk gecelerde erimekteler aralık günleri,
bir de küskün bir durgunluğun gölgesi var gündüzlerinde.
Sokakların rengarenk telaşını görmezden gelmek için sanki,
puslu akşamların sisinde saklanır eskimiş bir yılın son günleri...

Yılın bu zamanı bayramlarda olduğu gibi, içim kıpır kıpır, Biz'im Aşk ile sonsuzluk umudumuz var. Her yılın bu vakti, insanın sesi kısılana kadar şarkı söylemek, yürekten dileklerde bulunmak, günlerin, ayların, mevsimlerin takvimini değiştirme zamanıdır. Umutlarınız hep sizinle olsun!.. Nice yıllara.

eylül

19 Aralık 2010 Pazar

Zeytinyağlı Brüksel Lahanası

Zeytinyağlı pırasa, yeşil fasulye, yaprak sarma ve olmazsa olmaz brüksel lahanası; hepsi damak tadımıza hitap eden lezzetler.  Yemek pişirmeye, yaratıcılığınızı katarak  yeterince zaman ayırırsanız vazgeçilemez bir hobi edinmiş olursunuz.  Kimilerimiz sadece doymak için yer, kimilerimiz ise tatmak ve haz almak için.  Mutfak kısmı insana kalır; kimimiz en ince ayrıntıda emeği olsun ister, kimimiz ise sadece tanıklık eder. Öylesine "pişiriciler" için bir fikrim yok.  Bir çocuğu doyurmak bile çaba ve özen gerektirir bana göre. Sunum ve lezzet birleşince onun elinin kenarıyla iteceği bir tabak olmaz. 
Zeytinyağlı yemeklerin bir çoğunda pirinç yer alır.  Bizim evde tane tane pilav pişer lakin kuru taneleri pek tercih etmeyiz. İlla ki pişmiş olacak, süt pilavı tabirinde.   Zeytinyağlı pırasa ve brüksel lahanasında da öyle.
Bu sebzelerde gereğinden fazla pirinç kullanırım; iki avuç yerine yepeleme bir su bardağı gibi.  Yeşil sebzenin o yeşil tadını kırmak için  bu yolu buldum. 
Brüksel lahanası tarifinde hem havucu hem de pirinci hafifçe abarttığımı kabul ediyorum, bu da bizim tercihimiz.
Malzemeler:

1 paket brüksel lahanası, 1 kuru soğan, 2-3 adet havuç, 1 adet limonun suyu, tuz, şeker, karabiber, zeytinyağ(sıvı yağ), pirinç (2-3 avuç veya biraz daha fazla)

- Soğan piyazlık doğranarak kavrulmaya bırakılır, ardından kibrit çöpü misali doğranmış havuçlar eklenir ve kavrulmaya devam edilir, son olarak brüksel lahanaları ilave edilir ve kısık ateşte hepsi birlikte sotelenir.

-tuz, şeker, limon suyu ve karabiber eklenir, karıştırılarak su ilave edilir ve son olarak yıkanıp süzdürülen pirinç:

-ve kısık ateşte pişmeye bırakılır. 


Afiyet Olsun...

Bir Sen, bir Ben yaşanır İstanbul

İstanbul... Dünyanın hiçbir şehri içimi böyle hoplatamaz. Kendimi unutur, kimliğimi unutur, varlığımı unutur baştan aşağı İstanbul olurum. İstanbul hallerimi zihnimde canladırmaya kalktığımda kontrolsüz bir gülümsemeye teslim olurum. Canlıymış gibi eski taş kaldırımlar, duvarlar, binalar, sanki onlara çakılmış her demir parçası canını acıtıyormuşçasına ağlamaklı olur gözlerim. Dik yokuşlarını tırmanıp en tepede soluk soluğa ardıma baktığımda nutkum tutulur, büyülenirim manzara karşısında. Gülümsetir martıların vapur koşturmacası, rengarenk insan seline şaşkın bakışlarla bakakalırım. Anlatmak için hızla çarpar yüreğim, kuş misali çırpınır kafesinde. Parmaklarım sabırsız, kelimelerim telaşlı... İçim yağmurlu, nefesimi yudum yudum yutkunurum.
Ah, yaşlı İstanbul. Ah, işveli, görmüş geçirmiş dünya güzeli!.. Her sokağın birer hikaye, her köşebaşın bir kader durağı, sırlarında gizlenen düşler ülkesi gibisin... Canım'ın eline sığındığında elim, kelimelerimi avucuna bırakır yüreğim. Bir yazılıyor ki satırlara çağıl çağıl hislerim, bu eski şehrin yedi tepesinden Aşk nehirleri
dökülür. İncesaz çalınır, nefesimiz namelere karışır: kaldırımlar anlatır, surlar anlatır, suskun konaklar anlatır sonsuz aşkları, çaresiz sevdaları. Marmara'nın hüzünlü  dalgalarında kaybolur hayat, bir Sen, bir Ben yaşanır İstanbul...
eylül









17 Aralık 2010 Cuma

Portakal kokusu

Benim için kış mevsimi, sobada yanan odunların çıtırtısı, ıhlamur çayı, bol tarçınlı elmalı turta ve kurutulmuş portakal kabuklarının kokusu demek. Soba ve odunların çıtırtısı tarih olduysa da diğerleri yerli yerinde. İliklerime kadar üşüyüp eve geldiğimde ilk önce mavi mine çiçekli emaye çaydanlığın içine bir tutam ıhlamur atarım. Biraz su ekleyip ocağa koyarım. Kaynama tıkırtısını duyduğumda tekrar soğuk su ilave ederim; ıhlamurun rengi en iyi öyle çıkıyormuş, anneannem öyle demişti. Bir müddet sonra rengini bırakan ıhlamur çiçeklerinin kokusu buram buram gelmeye başlar. Fincanı avuçlarımın arasına aldığımda çayın sıcaklığında içimin ısındığını, sonra lezzetli ve huzurlu bir mutluluğu yudumladığımı düşünürüm. Aslında her mevsim kendine has güzellikleri ile gelip gider ve onları görmek için birçok mevsimi yaşamak değil 'farkında' olup yaşamak gerek.


Birkaç haftadır portakallı kek yapmayı istiyordum. Kek, kurabiye, tart, sofra kreması; ne olursa olsun, illa ki portakallı olsun havamdayım. Herneyse, aradım durdum ve bir türlü bulamadım aklımın yattığı bir tarif. Birçok tarif var, hepsi birbirinden farklı, nedense içime sinmedi hiç biri. Bugün tekrar bir bakayım dedim ve denemeye değer bir tane buldum nihayet. Sonuç tam istediğim gibi oldu, sadece glazür kısmı biraz cılız kaldı. Esinlendiğim tarif tek parça bir kek olarak düşünülmüş ben ise küçük kek kağıtlarını kullandım. Glazür olarak düşündüğüm portakal suyu, pudra şekeri ve yumurta akı ile bir tarif, olmadı, bugün onu değil de biraz siyah çikolatam vardı, onu kullandım. Sonuç beni şaşırtmadı, uzun süre hamur işleri ile uğraşınca eldeki malzemelerden nasıl bir şey çıkacağını kestirebiliyor insan.

Portakallı kakaolu küçük kekler



Malzemesi:

4 adet yumurta
1 su bardağı şeker
1/3 su bardağı sıvı yağ
1/2 su bardağı portakal suyu
2 su bardağı un
1 kabartma tozu
1 portakal kabuğu rendesi
1 tatlı kaşığı kakao

Üstüne:
çikolatalı glazür

Yapılışı:

Yumurtalar ve şeker mikserde çırpılır, yağ eklenir ve yedirilir. Portakal suyu eklenir ve en son, mikserin en düşük devirinde, kabartma tozu ile elenmiş un azar azar karıştırılır. Kek hamurunun 1/3 kadarı ayrı kaba alınır ve ona kakao karıştırılır, kalanına da portakal kabuğu rendesi karıştırılır. Eğer büyük kek kalıbında yapılacaksa kaşık yardımı ile önce portakallı karışımdan, üstüne kakaolu karışımdan dökerek sıra ile doldurulur. Kağıt kalıplar için de aynı işlem sözkonusu, ancak önemli ayrıntı şu ki kağıt kalıbı yarıdan fazla doldurmamak gerekir. 180 derecede fırınlanır. Afiyet olsun...








10 Aralık 2010 Cuma

Vejetaryan

Vejetaryan değilim, yani değiliz. Ancak olmazsa olmaz et yemekleri demeyiz.  Bu yemeğin tarifini yıllar önce bir dergide(yanılmıyorsam) görmüştüm. Akdeniz ülkeleri mutfağında oldukça bilinen bir tarif.  Biber, domates, soğan, pirinç birbirine çok uyumlu. İtalyan rizotosunu andırır, belki de yakın akrabasıdır, kimbilir?..


Malzemeler:
5 adet dolma biberi, 2-3 adet kuru soğan, 8-9 domates veya 1 ad. doğranmış domates konservesi, 1 bardak pirinç, zeytinyağ, tuz, karabiber

Yapılışı:
Yağ tencerede kızdırılır ve önce doğranmış soğanlar iyice kavrulur. Küçük kıyılmış biberler eklenerek kavrulmaya bırakılır. Domatesler küçük doğranarak ilave edilir ve suyu çektirilir. Tuz ve karabiber ile tatlandırılır. Son olarak pirinç eklenir ve karıştırmadan üstüne istenen ölçüde su eklenir.(eğer pilav kıvamında olması istenirse pirinç miktarına göre su eklenir, eğer biraz daha süt pilavı kıvamında olması isteniyorsa biraz daha fazla su verilir)
Pişene kadar kapağı kapalı olarak kısık ateşte bırakılır.

9 Aralık 2010 Perşembe

Hoşuma gidenler

Benim için alışverişin anlamı ev veya kişisel ihtiyaçlar için gerekenleri satın almak olmuştur.  Yani öyle dayanılmaz, karşı koyulmaz bir dürtü değil.  Mağazaları dolaşmak hoşuma gitmez, sıkıntı verici bir şey.
Kıramadığım bir arkadaşıma eşlik ettiğimde bile aklımda sadece ayak tabanlarımı hissetmediğim kalır.
Ne vitrinler, ne de başka birşey.  Bu "deneyimlerde"  tek eğlenceli bulduğum kısım kahve molası faslıdır her vakit.  Ne yapayım, buram buram kahve kokusunu içime çekip  etrafımdaki telaşlı insan selini seyre dalmak çok hoşuma gidiyor.   
Tatillerde, kısa süreli günlük gezilerde, tabi fırsat olursa küçük de olsa bir şeyler almak hoşuma gider.  Veya ufak anıları eve getiririz, mesela deniz kabuklarını


çok beğendiğimiz bu tabloyu da  Yeşildirek'te bir han'da görüp almıştık

boncuklarımı Baturumun bana hediye ettiği bu kutuda topluyorum, benim için çok kıymetli

renkli abajurlu lambamızı, inek kumbaramızı, annemin Konya'dan getirdiği su testisini, eski sütlüğü, ham ahşap olarak alıp yeşile boyadığımız gitar cd'liğimizi, Baturun çektiği sahil fotoğrafını yerleştirdiğimiz sandal çerçeveyi, bardak poşet çayları sakladığım kutuyu, kapımızdaki artık rengi solmuş süsleri,  şömine rafından söktüğümüz taşı(şimdi girişte çiçeklik olarak kaldı),  fil kalemliğimizi(aslında bir zamanlar fincandı), sokakta tezgah açan ilkokul çocuklarından aldığımız bilgin şirin ve kitabını gözümüzün önünden ayırmıyoruz.