29 Nisan 2012 Pazar

Kırmızı Pancar Salatası

Bu salatayı, yıllar önce, baba evimin  sofrasında tatmıştım. Annem... Emeklilik yıllarını sebze bahçesinde geçirdi, hasta yatağında bile tarhlarda gördüğü ayrık otlarının huzursuzluğunu duymuştu.
Kendini az biraz iyi hissettiği günlerde çileklerin, biberlerin, patlıcanların veya havuçların arasındaki otları ayıklarken kaç kez  bulmuştum onu...  Soğanların çıkartılıp kurutulması, domateslerin toplanması, meyvelerden reçel, marmelat veya komposto yapılması, derin dondurucuda saklanılabilecekler ve falan ve filan benim hiç ilgilenmediğim, ilgi duymadığım konular. 
Mısır, üzüm, bal kabağı, sakız kabağı, hıyar, çalı fasulyesi, patates, soğan, sarımsak, pırasa, turp, kırmızı pancar, maydanoz, nane, dereotu, lahana, soğan ve sarımsak, kekik, elma, kiraz, ahududu, şeftali, kayısı, muşmula, armut, ıhlamur, kızılcık, erik, fındık, yer fıstığı, kahve bitkisi ve hatırlamadığım diğer bitkilerin hepsi yetişti o bahçede.  Üstelik çiçek bahçesi de bunlardan ayrı.
Emeğine derin bir saygı duydum annem, katılmadıysam da ona... 

kırmızı pancar salatası

(miktar kişi sayısına göre ayarlanır)

1 kg'ya yakın baş kırmızı pancar,  3-4 patates, 2-3 havuç,  1 büyük kuru soğan, tuz, karabiber, zeytinyağı, limon suyu

Pancar 45-50 dk haşlanır, soğuyunca derisi soyulur. Patatesler ve havuçlar dağılmayacak kıvamda haşlanır. Hepsi küp küp doğranır, kuru soğan ince kıyılır ve bütün sebzeler karıştırılıp baharat, yağ ve limon suyu eklenir.

Not:
Salataya küp küp kesilmiş turşu salatalık eklenebilir.
Dışı mayonez ile sıvanabilir veya diyet sözkonusuysa içine sarımsak katılmış süzme yoğurt ile.





26 Nisan 2012 Perşembe

Dedemin İnsanları-Göç



Bu şarkıyı Çağan Irmak'ın filmi "Dedemin İnsanları" 'nda dinledim. Son sahnenin ardından, jenerik akarken, nefesimin düğümleri çözülüp, kalbim yeniden  atmaya başladığında duydum "Gülbahar'ı".  Ancak böyle bir son yakışırdı, böyle bir ezgili sessizlik...

Evini, sokağını, köyünü, şehrini, yurdunu, topacını, bez bebeğini bırakıp hiç bilmediği, görmediği, beklenmediği, gönlüne yatırsa da, hiç bilmediği bir yere  göçmek, yaşanır sadece.   Çağan Irmak, hikayeye yüreğiyle dokunup onu  güzel, sevgiyle ve  onurlu hüznüyle anlatmış.
Bir bahçenin leylak kokusunda uyanırsın, birden rüya olur herşey, boş bir dünya yıkılır başına, sonra onu doldurmak için çırpınırsın.   Bir ev serap olup  titreşir anılarında, hayatından bir parça orda tutsak kalır bir diğeri senin yanında...  Araf misali, arada yaşanır hayat: ne oralı ne de buralısın,
anlamak istemeyenlere göçü anlatamazsın.
Göç etmek, göçmen olmak haritadaki hiçbir yere ait olmamak mı demek?.. Okuduğum kitaplarda, seyrettiğim filmlerde bu duyguyu eksik  anlatmışlar.  Anlatamamışlar... Hiçbir yere ait olmamak böyleymiş demek; ne oralı, ne de buralıyım diye düşünürsün ve dünya bir kat daha büyür. Dünya büyüdükçe   sen küçülür kaybolursun...  Biraz oradan, biraz buradan bir şeyleri sahiplenmek istersin, olmaz, olamaz. Sahiplenilmeyi umarsın, olmaz, görünmeyecek  kadar küçülmüşsün çünkü... Bir aksan yapışır, yakıştırılır diline, "orası" ve "burası" da yabancı olur, yabancı bilir seni.  Özlenecek evin, okulun, sokağın,  kasaban, ülken kalmamıştır. Onlar gider, yine de çocukluğunu özlersin. Ait olmadığın bir evde, okulda, sokakta, kasabada, ülkede geçen çocukluğunu... 
Bir zaman sonra bütün bunlara rağmen ne kadar güçlü olduğunu anlarsın; kendine sahip olduğun, kendini sahiplendiğin için. Bir bakmışsın bir gün, ev,  kasaba, ülke olmuşsun. Duvarların, sınırların  sığınağın olur...
Mübadele yılları, sonraki göç yılları; çılgın, aklını kaçırmış  yıllardı. Aklını kaçıran insanlardı oysa. Nedendir birbirilerine eziyeti?.. Neye ulaşmak için  çırpınışları?.. Her yerde aynı hava, aynı su, aynı toprak;  kim bu dünyanın gerçek sahibi?..

eylül

     

23 Nisan 2012 Pazartesi

Hazır yufka ile börek

Basit, basit olduğu kadar lezzetli,  istenen iç ile hazırlanan bir börek:


Malzemesi:
1 kg yufka, 6 yemek kaşığı yoğurt, 6 yemek kaşığı sıvı yağı,  1 yumurta,  tuz, karabiber, susam, çörekotu

İçine:
Patatesli iç: 5-6 patates, 1 kuru soğan(irice), tuz, karabiber, maydanoz, istenirse 1 kaşık domates püresi

Kıymalı iç: 300 gr kıyma, 4-5 büyük kuru soğan, tuz, karabiber, kekik, füme kırmızı biber,

Ispanaklı iç: ıspanak, beyaz peynir, 1-2 yumurta

Hazırlanışı:
Yufkanın yarısına yoğurtlu-yağlı karışımdan sürülür, ikiye katlanır. Üstüne hazırlanan içten dağıtıp geniş kısmından başlanarak rulo olarak sarılır. Her rulo eşit büyüklükte kesilerek fırın tepsisine yerleştirilir. Kalan yufkalarla aynı işlem tekrarlanır.

Kalan yoğurtlu-yağlı karışıma 1 yumurta eklenip iyice çırpılır, böreğin üstüne sürülür. Susam, çörekotu ile renklendirilir.  170-180 derecede kızarmaya bırakılır.

Çocukların Dileği

Çocuklar şarkı söylerken
Kanatlanır gökyüzüne
Melek olur.
Çocuklar şarkı söylerken
Sarı saçlı, mavi gözlü
Bebek olur.
Çocuklar şarkı söylerken
Bulut olur,
Gökkuşağı olur
Deniz olur.
Çocuklar şarkı söylerken
23 Nisanlarda
Pırıl pırıl saydam kanatlı
Kelebek olur.
Çocuklar şarkı söylerken
23 Nisanlarda
Dillerinde, gözlerinde
Yüreklerinde yalnızca
Bir dilek olur.
Teşekkürler Atatürk
Teşekkürler Atatürk

M. Macit TAŞ

14 Nisan 2012 Cumartesi

Kakaolu kek tarifi

Kısa bir süre önce farklı bir blog'a rastladım: Mazes'in Yemekleri, çok içten ve kesinlikle sık kullananlara eklenilecek, eğlenceli, deneyim paylaşımları ile renkli bir blog. http://mazesinyemekleri.blogspot.com/2012/04/yumurtasizcok-kakaolu-kek.html buradaki tarif ilgimi çekti, farklı şekilde, kağıt kalıplarda denedim ve sonuç:



Korkuyorum

Korkuyorum

Yağmuru seviyorum diyorsun,
yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun...
Güneşi seviyorum diyorsun,
güneş açınca gölgeye kaçıyorsun...
Rüzgarı seviyorum diyorsun,
rüzgar çıkınca pencereni kapatıyorsun...
İşte,bunun için korkuyorum;
Beni de sevdiğini söylüyorsun...

William Shakespeare



Korkuyorum. Hayatın duygu yoksunluğundan, soğuk rutininden, kuralları, yaşanmışlığı ve neticelerinden. 
Kayıp, doyumsuz ruhlardan, acımasız dayatmalardan, bencil beklentilerden, şuursuz arzulardan korkuyorum. 
Kelimelerin ihanetinden korkuyorum, kirli banknotların teslim aldığı onursuzluktan, düşüncelerin zifiri karanlığından.
Korkuyorum, pes etmenin sessizliğinden,  masumiyetin terk edilmesinden,  merhametsiz olandan...

eylül

9 Nisan 2012 Pazartesi

Düş

Tabureye çıkıp parmaklarımın ucunda dolabın kapağını açıyorum.  Şeker kavanozu  en arkada, görüyorum, yetişemiyorum.  Tabureden tezgahın ucuna  geçip bir elimle kapağa sımsıkı tutunup diğerini uzatıyorum kahrolası kavanoza. Parmaklarımın arasına alıp dikkatlice öne çekiyorum; nihayet avcumun  içinde.  Aşağıya indiğimde karın kaslarımın ağrısı kendini olağanca gücüyle duyurdu, olsun, şekerler için değer.  Dilimin ucunda meyvemsi karamel tadı,  mutluyum.  Annemin işten eve dönüşüne daha birkaç saat var.  Kollarımı pencere pervazına dayayıp bekliyorum, bir şeker, bir şeker daha, ellerim yapış  yapış...

Uyuyakalmışım, koltuğun sırtına dayandığım yerde, başım ellerimin üstünde, rüya görüyorum. İnanılmaz bir yerdeyim, panayır çadırları kurulmuş her yere,  bir türlü görünmüyor sonu.  Rengarenk ampuller asılmış gökyüzüne: mavi, kırmızı, yeşil, mor, sarı ışık hüzmeleri bana uzanıyor.  Kalabalık burası, insan  denizinde yüzüyor gibiyim. Atlıkarıncanın önünde uzun bir kuyruk var, beklemek gelmedi içimden. Bir şarkının peşine düştüm galiba, babamı onu  mırıldanırken duymuştum.  Yüzü asık bir adamın balonlara ateş etmesini seyrettim biraz, keşke uçurabilseydim onları...   Pamuk helvacı elindeki çubuğu  bulutlara uzattı, yumuşacık dolandılar üstüne.  Hafiften bir korku düştü içime, yabancısıyım bu panayırın...

Asfalta yansıyan güneşin sıcaklığından seraplar yükseliyor, terden sırılsıklam  yürüyorum. Yolun iki yanında kiraz ağaçları, meyve yüklü dalları neredeyse  yere değecek. Gökyüzü öyle ıssız, öyle yalnız kalmış güneş, ağlamak geldi içimden...  Yürüyorum, dümdüz, tepesiz, tümseksiz, çukursuz,  ufuklara 
uzanan vadinin ortasında.  Ağaçların gölgesinde dinlenip serapları seyrediyorum.  Başımı kaldırıp dallara asılan kiraz kokulu şekerlere elimi uzatıyorum...

eylül

2 Nisan 2012 Pazartesi

Fırında Kuşbaşı Etli Karnabahar

Karnabahar ile tanışıklığım çocukluğumdan beridir ve lakin çocuklar tarafından pek tüketilmeyen bir sebze olarak bilinir.  Nitekim ben o zamanlar onun   yemek değil turşu olmuş haline bayılmıştım.  Yıllar sonra salata olarak kendine soframda yer edindi, daha sonra da çeşitlendi, çeşitlendi...
Tarifleri herkesçe bilinen grateni pişirildi, beşamel sosun ağır geldiği düşünülerek bol yumurtalı omlete girdi, kıymalı tencere yemeği, havuçlu zeytinyağlısı  ve  kuşbaşı etli olarak kendini buldu.
Önce tuzlu ve limonlu suda haşlandı karnabahar. Ölçülere gelince, karnabaharın büyüklüğü ve kullanılan et miktarı kişi sayısına göre ayarlanır, ben küçük  bir sebze ve 300-350 gr et kullandım.
Karnabahar haşlanırken kuşbaşı doğranan et(arzuya göre kuzu, dana, hindi)  az sıvı yağı içine kavrulmaya bırakılır.  Et suyunu çektiğinde doğranmış  soğan eklenip öldürülür. Yeşil biber incecik doğranarak ilave edilir. Füme kırmızı biber, tuz, karabiber, kekik, arzuya göre bir kaşık domates salçası  karıştırılır ve üstünü kapatacak su eklenir. Etlerin iyice pişip yumuşaması beklenir, gerekirse su ilave edilir.  Haşlanmış ve süzülmüş karnabahar çiçekleri  fırın kabına alınır, etli karışım üzerinde gezdirilir, 200-220 derecede üzeri kızarıp, suyunu çekene kadar pişirilir.  Afiyet olsun...

İşte Aranan İkili: Projektör ve Kamera

Bir kamera düşünün ki kaydettiğiniz anılarınızı küçük ekranlara sığdırmanızı istemiyor. Kaydettiğiniz görüntüleri geniş duvarlara ve istediğiniz herhangi bir yüzeye yansıtmanıza olanak sağlıyor. Yeni Sony Handycam, projeksiyon özelliğiyle her alanı bir sinema salonuna çeviriyor. Kısa ve eğlenceli tanıtım videosunu izledikten sonra siz de neden bahsettiğimi anlayacaksınız.



Eskiden bilimkurgu filmlerinde rastladığımız teknolojilerden biri daha hayatımıza giriş yaptı. Şimdi isterseniz kışın ortasında önceki yaz tatilinizi evinizin duvarına yansıtarak sevdiklerinizle izleyebilir hatta bunu bir alışveriş merkezinin dinlenme alanında bile yapabilirsiniz. Sony Projektörlü Handycam seçimi size bırakıyor.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Yaşamak var

Hayat bir savaş alanı gibi, bu yüzden içinde olasın gelmiyor. Başka seçeneğin yok, bu çelişkiye katlanmak zorundasın, hıçkıra hıçkıra ağlatan bir  armağanın var: yaşamak.

Ah yaşamak;  ürkek adımlar attıran, cesareti  öğreten,  şükretmeyi bulduran...  Lanetler edilen, arzulanan, hesapsızca harcanan, tekrarı bir daha olmayan  bir yaşamak.

Sonsuz bir sofra gibi hayat, yerini bulmak için aranır durursun, kalabalığın arasında ezilmeden. Bir bakmışsın, içindeki açlık kamçısını şaklattıkça  içgüdülerinin efendisi sen değilsin.   Ahh, yaşamak...

Hayat denizinden oltana bir balık  yakalansın diye beklersin, gece ve gündüz yorgunluğunu yudumlayıp, yanından geçen balıkçı teknelerine gülümsersin,  bihabersin çalınan kısmetinden...  Ah, yaşamak...

Kenara çekilirsin; nehirler, çağlayanlar, seller gibi yaşamaktan kurtulmak istersin, hayatın içinde boğulmamak için...  Hayat...  Maskelerin ardından  gösterdiği yüzünü unutmak istersin, çirkin, kindar, hırslı yüzünü  zihninden silmek istersin.  Kıyıya çekilirsin, Zaman'ın  kum tanelerine tutunur ruhun, düşe  düşe  yaşarsın... 

Hayat,  kocamış bir dolandırıcı, her yıl kurulan bir kasaba panayırı, tekrarlanan bir festival.  Kocaman, ışıl ışıl bir falcı küresi Hayat, herkes kendini arıyor  içinde.   Kocaman bir hiç'i görene kadar...
Ahh, yaşamak!..

Gülümsettiğinde deniz ve mehtap, şarkılar söyleten bir yaşamak olur o anlar.  Bulutlara yazılan masalları okuduğunda, kuşların kanadına  tutunan ruhunun  peşine düştüğünde, gerçekten, kalbini hiçbir şeyden sakınmadan sonsuzluğa açtığında, anlayacaksın ki: işte budur yaşamak...

Gözlerin, renklere sevinmek için  var, sevincini anlatmak için dudakların, kalbindeki ilahi müziği duyman için kulakların, ellerin vermek için var, ayakların  kaderine koşmak, aklın anlamak, ruhun kendini bulmak için... hayatın asıl olanında, yaşamak var...

eylül