26 Temmuz 2012 Perşembe

Ramazan vakitleri


Çocukluğun  anıları daima canlı kalır. Çekirdek aile yaşantımızdan bir süreliğine ayrı düşüp  aile büyüklerimizin yanında geçirdiğim ramazanlar düştü aklıma. Evdeki   telaş ve heyecan,  ucu bucağı yokmuş gibi görünen  iftar sofrası, önce hangisinden tatsam diye karar veremediğim lezzetler, misafirler, fasıllar.   İftar saatine yakın  dedem beni  ezan nöbetine dikerdi; cami minaresinin ışıkları yandığında koşa koşa ona haber vermek benim görevimdi.  Hoparlör yok, cami de uzakta, lakin minare  evlerin çatıları arasından görünürdü. Yine böyle sıcak bir yaz mevsimini hatırlıyorum, her yer alev alev,  5-6 yaşlarındayım.   Evde, bahçede, çiflikte iş çok; ben  çocuğum, üstelik misafir, günüm ya kocaman bahçede, asma altında veya yakındaki göl kenarında geçmekte.  İlk günler yabancıyım herşeye, bir türlü alışamıyorum  buralara, evdekiler bunun farkında, üstüme gelmiyorlar. 

Sabah erkenden uyanırdım, anneaannem sessizce dolanırdı etrafta, dedem ise çoktan çıkmış olurdu.
Aynı avlunun içerisindeki diğer evde Ahmet dayım, karısı Aliye yenge ve kuzenlerim ile oturmaktaydı. Kuzenlerim yaşça benden oldukça büyük, bu yüzden canım  sıkılırdı, annem ve babama kızardım içimden, buradayım diye... 
Meyve ağaçları arasında dolanırdım,  avuçlarımda asmalardan kopardığım üzüm salkımları, çardaktaki minderlerin üstüne uzanıp  küçük şeffaf tanelerin içinden  geçen güneşe gülümseyip suyunu içerdim.  Yapış yapış olurdu ellerim, dışarıdaki çeşmenin  musluğuna avcumu dayayıp  üzümün, sıcağın, can sıkıntımın susuzluğunu  giderirdim. 
Akşam yaklaştıkça, evdeki telaş daha da artardı. Ocağın üstü kaplarla dolu olurdu, fırından nefis kokular gelirdi burnuma.  Çörekler, güveçler,  saatlerce ağır ağır  pişen etlerin,  erişteli süt çorbasına tereyağında yakılan füme kırmızı biberin kokusu havada dolanırdı.  Mutlaka hoşaf olurdu, ki ben hiç sevmezdim. Bu yüzden hiç  unutmam, her zamanki gibi hoşafa burun kıvırdım bir akşamdı ve bunun üzerine Ahmet dayım, bana muzip bir şekilde  "nesini sevmedin? diye sordu, "ekşi" diye
cevaplamıştım. Dayım yanında duran bıçağı alıp hoşaf kasesinin ortasından  çizermiş gibi yaptı; " şimdi iç bakalım, ama bu yarısından iç, ekşi olanı öteki yarıda kaldı"  demişti. 
İftar yemekleri genellikle kalabalık olurdu. Diğer dayım ve Gülsüm halam aileleriyle birlikte gelirlerdi.  Annem ailenin en küçük çocuğu ve  gurbette olan bir tek  oydu.
Karpus, kavun kesilirdi.  Pekmezle şerbetlenen cevizli kaygana tatlısı, büzme baklava, kaymaklı kadayıf dolması köpüklü türk kahvesinden hemen önce  çıkarılırdı. Tatlıları tadacak mecalim kalmazdı benim, uyuyakalırdım fasıla başlanmadan. 
İçime göz attığımda o günlere dair bir özlem olmadığını görüyorum, sadece yaşanmış olanların güzelliğinden doğan huzurlu, sevinçli bir his var.  Nitekim hayat  Zaman'ın içinde...  insanlar gibi...

Çok ayrıntılı fotoğraflayamadığım,  çocukluktan kalan damak tadı,  hazırlanması çok kolay kadayıf tatlısı tarifini paylaşmak istedim, afiyetle...

eylül



Malzemesi:
0,5 kg kadayıf,  3/4 su bardağı kıyımış ceviz içi, 100 gr tereyağı
Şerbeti:
0,5 kg şeker, 625 ml su, yarım limon suyu
Yağlanmış fırın kabına kadayıfın yarısı yerleştirilir, arasına ceviz içi serpiştirilir kalan kadayıf ile kapatılır. Tereyağ ister eritilerek, ister küçük parçalara bölerek  kadayıfın üzerine yerleştirilir.  200 derecede üstü kızartılır.
Şerbet 20 dk kaynatılır, ocaktan almadan önce limon suyu eklenir ve soğumaya bırakılır.
Tamamen soğumuş olan kadayıfın üstüne ılık şerbet gezdirilir.  Soğutulmuş kaymak veya maraş dondurması ile serviz edilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder