13 Ocak 2013 Pazar

Nasıl Birisi

Nasıl Birisi

Günün uykulu halini, sabahları seviyorum.  Baştan çıkaran yatağa dönmek düşüncesi,  soğuk suyun ürperten dokunuşları, anlık kaybolmuşluk hissi,   geceden kalan düş kırıntıları ve akıldaki  yapılacaklar listesinin neresinden başlarım belirsizliği.   Sabah serinliğinin  insanın teninden geçip kemiklerine kadar nasıl işlediğini bilirim.  Mevsimin kış olmasından değil, çocukluğumda gittiğim yaz  kamplarından.  Sabahın en uykulu vaktinde annemin beni uyandırıp, diğer çocuklarla birlikte bizi götürecek otobüsü beklerken öğrendim.  Durduramadığım bir titreme yayılırdı tüm uzuvlarıma ve o an vaz geçerdim,  hem denizden hem macera dolu kamp günlerinden. 

Geniş bir ailede büyümek farklı olmalı; çocukluğumda özenirdim böyle ailelere. Düşünürdüm ki öyle ortamda yaşanan her an bir mutluluk, neşe patlamasıdır diye. Çocuk aklı.  Nasıl olduğunu elbette ki öğrenemedim,  tahmin edebilirdim sadece.  Büyük olasılıkla güzel anlar da yaşandığı gibi, kaçıp 
haykırasın geldiği, çekilmez zamanlar da oluyordur, tıpkı hayattaki gibi.   Kalabalık ailede büyüyen çocuklar büyük bir  oditoryumdaymışçasına  hayatı  öğrenirler, herkesten  bir şeyler kapıp büyürler, bence.   Ben, annemden öğrendim.  Gün boyu yanımda olmayan, işten yorgun argın gelen, vardiyalarında uyuyakaldığım, onsuz uyandığım annemden.
Konuşkan bir çocuk olmadım; sessizce annemi izlediğimi hatırlıyorum: üzüldüğü, sevindiği zamanlarını, onu mutlu veya  mutsuz edenleri.   Beni hiç  şımartmadı, iyi ki yapmamış.  Uzun uzun konuşmadı benimle, lakin ben onu hep duydum...  Tüm kontrolcülüğüne, disiplinine  rağmen ne kadar sevgi dolu  olduğunu anladım.  Saygıyı ondan öğrendim, onu bana anlatmadı, göstermedi, kendisi öyle yaşadı.  İnsanları yargılamadığını  gördüm, ekmeğini  tereddütsüz paylaştığını gördüm ve hiç unutmadım...

İyi bir insan olduğum iddiasında değilim. Yaptıklarım, başardıklarımla övünmedim ve  yapamadıklarımla yıkılmadım çünkü hayat aşılacak bir dağ, finiş  çizgisinde ödülü kapacağım bir yarış değil.  Hatalar yaptım  ve onları sorun etmek yerine dersimi aldım.   Sessiz çocukluğumdan yüreğime yürürken çok  şey anladım,  hiç kimsenin bana anlatıp, gösterip öğretemeyeceği.  Ve ruhumu tamamlayan diğer parçamı bulduğumda yüreğimin derinliğini keşf ettim, 
sabahlarıma  tarifsiz, heyecanlı bir özlem eklendi...  Aşk elimi öyle sımsıkı kavradı ki yüreğim sıcacık kaldı.

Sevgimi rahatça belli eden biri olmadım.  Çocukken bile sarılmalardan, öpüşmelerden hoşlanmazdım.  Oysa ağlayan birini gördüğümde elimi kolumu  nereye koyacağımı, ne tarafa bakacağımı bilemem.  Çaresizlikle göz göze geldiğimde kalbime ince uçlu bir hançerin saplanması ile canım yanar.  Yaptığı  herhangi yanlış yüzünden utanç duyan bir insanı görmezden gelmek, kendisine çeki düzen vermesine bir fırsattır diye düşünmüşümdür.  Karşımdaki  arkadaşım da olsa  uzun uzun sohbet edemem, kelimeler anlamını yitirdiğinde insanın dilinde kekremsi bir tat kalır.  Kalabalık dostluklara inanmadım hiç, olsa olsa kalabalık eğlenceler vardır.   İnsanın bir-iki can dostu olur,  bence.  Onlarla paylaştığı sıkıntılar değil, koşulsuz güven ve anlayış olmalı...

İnsan dünyaya bir şeyleri değiştirmek için gelir, en azından herkesin aklından geçmiş bir saliselik düşünce bu. Kimileri başardı, kimileri  sunulanla yetindi  ve kimileri  egosunun ihtişamında kendini kaybetti. Ben, kendimi değiştirdim...  Hayat daha bir kolay yaşanılan, daha uyuşturucu kıvamında ve insan naturası hala birkaç  asırlık bir bilmece. Bu konuda bilimsel araştırmalar, çeşitli
teoriler, iddialar olsa da bir insanı  tanımak mümkün değil.    Yaşayış biçimi, alışkanlıklar, fiziksel özellikler  bilinebilir, lakin ruhun sonsuzluğu feth edilemez.  Bunun farkına varanlar Aşk'ı, inanmayı, sabr etmeyi ve yürekten gülümsemeyi bilir.  Bunun farkına varanlar Aşk ile o bilmecenin çözülüşünü izledi...

Nasıl birisisin?..

eylül

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder