28 Mayıs 2013 Salı

Bugünkü eğlence: Kabaktan kayıklar ve Hindi etli, Bezelyeli kapama

 

Kızartması lezzetlidir; kabaklar incecik dilimlenir, tuzlanıp bir müddet bekletip, dilimlerin her biri una bulanıp kızgın yağda kızartılır. Çıtır, çıtır olur, yanında bir de koyu  yoğurt, sarımsaklı veya ilavesiz, yemeyip de ne yapacaksın.  Ya da bolca sarımsak, tuz ve zeytinyağı ile ezme yapacaksın, ki iyice dövmek gerek, pütürsüz kıvam alana  kadar.  Sonra,  bıçağın ucuyla ezmeden alıp  iki dilimin arasına sür, lokmalık sandviç yap. İlaç gibi gelir.  Kokusu mu? İlginç olan bu ya, doğru muamele gören sarımsak  kimseyi rahatsız etmez, nerede, nasıl, ne zaman  kullanıldığı önemli elbette.
Tava mücver iyi hoş; bol beyaz peyniri, yumurtası, az unu ile yine de da bence oldukça yağlı,  ağır.  Fırın mücver, börek kıvamında: unu bol ve pişerken kokusuyla  doyurur.  Kabak dolma klasik, geleneksel bir tat. Musakkası; dereotlu, pirinçli ve domatesli.
Uzun kabak girişi buzdolabındaki kabakları ne yapayım diye uzun uzun düşünmemden kaynaklandı. Sonunda atıştırmalık kabak kayıklarında karar kıldım.
Yapılışı kolay: kabakların kabuklarını şöyle bir hafifçe kazıdım ve uzunlamasına ikiye böldüm. Tatlı kaşığı yardımıyla etli kısımlarını çıkardım, tuzlayıp bir kenarda  beklettim.
Büyükçe bir kapta kabak kayıklarını birkaç dakika haşladıktan sonra kağıt havlu üstüne çıkardım. Kabakların etli kısmını, suyunu sıkıp ince kıydıktan sonra, az  zeytinyağında kavurdum. Ocaktan alıp ılık haldeyken içine rendelenmiş beyaz peynir ve miktarına göre yumurta, karabiber, az tuz(peynire göre) ekleyip karıştırdım.  Kayıkların içini doldurup üstlerine ince birer dilim kaşar peyniri koyup sonra   pişirme kağıdı üstüne yerleştirdim ve 200-220 dereceye ısıtılmış fırında kızarmaya  bıraktım.


Hindi etli, bezelyeli kapama.

Bu tarife yanlış bir isim düştüm belki, doğrusu bunu uzun düşünmedim, kapama kısmı hindi eti ve bezelye üzerine örttüğüm patates püresi   yüzünden geldi. Biraz çoban payı, biraz çoban kavurması benzetmesi oldu gibi, gibi. Çoban payı kısmı patates püresinden oldu(ki miktarını oldukça abartmışım),  kavurma kısmıysa hindi etini küçük küçük doğrayıp kavurduğumdan dolayı.  Zaten öyle başladım; bir miktar hindi eti vardı(but kısmından), onu kuşbaşından daha küçük
doğradım ve 1-2 kaşık zeytinyağında suyunu bırakıp kavrulmaya başlayana kadar ateşte çevirdim. Kavrulduğunda ince kıyılmış soğan ve iki-üç yeşil biber ile kavurmaya  devam ettim sonra baharatları ekledim: tuz, kekik, karabiber, füme kırmızı biber. Et sıcak su ilavesiyle  yumuşayana kadar hafif ateşte kaynadı ve  sonunda bezelyeyi (konserve) ekledim. Birinci aşama bu kadar. Bu arada patates püresini hazırladım; haşlandılar, preslendiler, tereyağı ve süt ilavesiyle kıvamı pürüzsüz, kadifemsi  yumuşaklıkta oldu. Fırın kabına boca ettiğim  etli bezelyeli karışımın üstünü patates püresiyle kapatıp 220 derecede fırınladım. Tadaa:

23 Mayıs 2013 Perşembe

Böyle bırakıp gitmek olmadı Paşa'm

Bizim evde haberler, haber programları seyredilmez, bu hal öz be öz kendi özgür irademizin seçimi.  Bu cümle sonrasında kocaman, tok sesli bir 'fakat' dimdik durmakta: fakat!  Ne ekonomiden, ne sanattan, ne de siyasetten bihaber kalmadık.  Çok şükür ki benliğimizi kaybetmeden, serinkanlılığımızla herşeyin farkındayız.  Farkındayız olanların, olmayanların, oldurulanların.
İnternetten gazetelere göz atmak, toplum, ekonomi,  günlük hayat  hakkında bilgi edinmek,  insanın birkaç dakikasını alır.   Bir de aklın süzgecinden geçince tüm bunlar... Bir de hengâmenin içinden geçiyorsa insan...

Siyaset  hafife alınmaz; herkesçe de yapılamaz. Yine fakat...

Gülse Birsel'in "Yalan Dünya" karakteri Vasfiye Teyze ağzından çıkarcasına diyesim var:  " ne çektin be Türkiye'm, gelen, giden siyasetlerden, iktidarlardan..."

Gelebilseydiniz  Paşa'm, ne iyi olurdu ya... Ne harikulade olurdu!..

Senden sonra iktidara her gelen,  ziyafet sofrasına çöker gibi çöktü bu yurdun bağrına, esti gürledi, ezdi, kayırdı, yedi bitirdi...  Ne emanet, ne can düştü aklına. Bu vatan uğuruna feda edilen canların, akan kanların, sönen ocakların vebalinden hiç çekinmediler.

Birbirlerinden farkları sadece yöntemleri.  Birbirilerinden farkları kulaklarına fısıldayanları...
Yıllardır insan hakları sakızıyla geviş getirilir, öte yandan hak hukuk her daim ağırlığın(paran) kadar verilir.

Evinde istediğin gibi davranırsın; çubuklu pijamalarını çeker oturursun. İster masada, ister sofrada hatta ister koltuğa kıvrılıp yemek yer, kahveni çayını içer, demlenirsin.  Hışşt diyen olmaz, ev senin, düzen senin, ne haddine kimsenin...
Her gelen bu cennet memleketi ha böyle görüp, öyle yönetti;
böyle bir  delalet olmaz,  olamaz.  Fakat:  bunu yaptı ya her gelen, kusasım gelir...

eylül 

21 Mayıs 2013 Salı

Patates Püreli, Mantarlı Güveç

Mantarın tadına başka tatların karışması hoşuma gitmese de farklı tarifleri denemekten zarar gelmez düşüncesindeyim.  Favorim, bol kekikli, sarımsaklı, zeytinyağlı  kavurması. Mantarlı rizzotto güzel de o tarife pek de sadık kaldığım söylenemez, damak tadımıza uyan kıvamda bırakmayı yeğlerim(peynir ilavesiz).   Tavuklu, sebzeli  tencere yemeklerine mantar eklemek de pek iç açıcı gelmiyor nedense, pizzada bile daha lezzetli duruyor.
Her neyse; bu kez böyle bir mantarlı çeşit çıktı ve denemeye değer, bence. Değişik. Basit. Kolay.

Malzemesi:

800 gr haşlanmış patates, süt, 1 yemek kaşığı tereyağı, tuz, karabiber ile hazırlanmış patates püresi

400 gr kültür mantarı(önceden dilimlenip haşlanmış), kıyılmış 1 diş sarımsak, kekik, tuz, karabiber ile birlikte 2 yemek kaşığı sızma zeytinyağında(tereyağı) kavrulur
(zeytinyağı benim tercihimdi)
küp küp doğranmış kaşar peyniri,  tereyağı

Kaplar yağlanır. Patates püresinin yarısı her birine pay edilip üzerine mantarlar eklenir. Küplere doğranmış kaşar peyniri eşit miktarda dağıtılır ve kalan patates püresi  kapak yapılır.  Her güvece nohut tanesi büyüklüğünde tereyağı bırakıp orta ısıdaki fırında üstleri kızarana kadar bekletilirler. 


12 Mayıs 2013 Pazar

Limonlu Tatlı

Bu çok ama çok hafif tatlının tarifini  burada buldum. Blog adresini, mutlaka denenmeli diye,  yer imlerine eklemiştim, bugüne kısmetmiş. Şaka gibi; kolay, sade ve lezzetli.
Tarifin orijinalinde yağ oranı yüksek yoğurt kullanılmış, ben süzme yoğurt kullandım. 400-450 gr süzme yoğurdu 100 gr toz şeker ile karıştırdım, sonra bir limonun suyu ve ince rendelenmiş kabuğunu ekledim. Bir paket kedi dili bisküvilerin yarısını  bir borcam kabı dibine yerleştirip üzerilerini yoğurt kreması ile kapladım ve kalan kedi dili bisküvileriyle kapattım. Geri kalan kremayla üstlerini kapattım ve tadaa: bitti. Elbette, tatlıyı bir gece buzdolabında bekletmek gerekir ve  hepsi bu kadar.  Kolay ve hafif, canlandırıcı limonlu serinlik. 



9 Mayıs 2013 Perşembe

ve hayat galiba böyle geçer

Bazen, birbirine tıpatıp benzer günler ard arda dizilir ve süre uzadıkça bu sıradanlığa neredeyse alışılır.  Başlarda tadını çıkardığını düşünürsün, sonra yavaştan sıkılırsın  ve  her şeye rağmen sürüyorsa saati saatine alışırsın. Aynı vakitlerde uyanmak/uyumak, aynı işlerle uğraşmak, aynı yollardan gidip gelmek  gibi çaktırmadan da olsa  planlı programlı monotonluğun içinde dönüp durursun.  Böyle bir durum herkesçe farklı ve kişisel yaşanır.   Ve hayat galiba böyle bir şey...

Bugün üç-dört günde bir yaptığım ekmeğin ununa mısır unu ekledim, hafif limon sarısı bir renge büründü. Hamurunu kek hamurundan biraz daha koyu olacak kıvamda  hazırladığım ekmek daha hafif ve sıcak sandviç yapımına uygun. 


 
Portakal kokulu, kahveli,  kakaolu küçük kekler her zaman kurtarıcı; hem vakit hem de beklenmedik misafirler söz konusu olduğunda. 

 
 
 
 
Sanal gezintiye sıra geldiğinde duygu yüklü bir şiirin satırlarına takılıp kaldım: Hristo Fotef(25.03.1934 - 27.07.2002), İstanbul doğumlu, bulgar kökenli  şair.
"Anneme" şiirini tercüme ederken, için için sarsıldığımı fark ettim. Duygularını öyle yürekten, öyle güzel dökmüştü mısralara ki, korktum... Tercümede o güzelliği,  duyguyu eksik bırakacağımdan korktum.  Buna rağmen vazgeçmedim, vazgeçmek istemedim. Annem için ve tüm anneler için. Üstelik, 11 mayıs, dört yıl önce son yolculuğuna çıkan annemin doğum günüyken, vazgeçemezdim.

Anneme

Anne.
Ben de döneceğim, her zamanki gibi.
Her zamanki gibi, en beklenmedik anda
pencereni kaplayacağım karanlıkta.
Şaşırıp kalkma iskemlenden,
düşme kollarıma-
bak bana,
ve izin ver paltomu çıkarayım.
Odun keseyim ve ayaklarına diz çökeyim,
sobadaki ateşi alevlendireyim.
Gülümseyerek eğil valizime,
giysilerime, kitaplarıma - düşüncelerime.
Ve dokun onlara- lütfen, -ağırlıklarını yeniden sevmemi sağla.
Çekinme, adım at ruhuma,
camlarını sil, konukseverlikle kapısını aç, herhangi birine,
geri getir parlaklığını aynasının.
Ve doldur kırık kaplarını gözlerinin gümüşi ıslaklığıyla:
yaşamam için-  varlığını belleğimde taşımam için.
Anne.
Yaşlanma, lütfen ve gündüzleri aynalara inanma.
Durmaksızın  gözlerimde bakın.
Kederine diren. Sağlığın için umarsızca savaş.
Koru ruhunu, lütfen,
kırışıklıklardan, zamanın kumundan.
Boş iş deme, ara sıra
ruj sür dudaklarına...
Ve ölme- buyuruyorum sana- sonuna kadar.
Sonuna dek kal yaşamımda.
Karabasanlarımda görün, beyaz elbisenle
- düşün beni, 
suskun kadınların bakışlarıyla...
Şaşırayım, onlardan biri ardından  baktığımda
seni göreyim yağmurda,
pencerelerde,
balkonlarda, ağaçlarda ve kendimde.
Anne.
Beni bırakma,
anne.

Hristo Fotef

5 Mayıs 2013 Pazar

Oldum Hocam


Mezuniyetten birkaç gün önce
Sınıftaki herkesin aklının havada olduğu, cümlelerin sonu gelmediği, heyecanın tavan bulduğu günlerdi.   Onlardan birinde, okula varmadan önceki son köşeyi dönerken Siyaset Bilimi hocam ile burun buruna  geldim.  Aile dostu edasıyla gülümsedi önce sonra  resmi tavrına döndü. Bir öğrenci için dost-akraba  ilişkileri arasında kalmak tatsız bir durum(en azından benim için öyleydi).  Öyle kayırılmak, desteklenmek  gibi nimetlere dokunmak değil hatta daha da yokuşa sürülürdü herşey. Ailem yetmezmiş gibi öğretmenlerim (ilk okul öğretmenim dahil) de bana sert birer veliydi. Biliyordum, hepsi iyiliğim içindi...
"Nasıl gidiyor?" diye sordu ve hemen ekledi: "Ne yapmayı düşünüyorsun, edebiyata devam mı yoksa?.. "Daha cevap vermeden kestirip attı: "Bence sen hiçbirini yapamazsın" , yutkunmamı hiç bu kadar gürültülü  duymamıştım. "Neden öyle dediniz ki hocam, şimdi?" derken yokuşu tırmanan eski bir otomobil gibi hararet  bastığını hatırlıyorum.  "Çünkü, evladım, sen herşeyi, ama herşeyi öğrenmişsin,  biliyorsun. Tarağının olmadığı bez yok, korkarım   bu yüzden belli bir meslek sahibi olmazsın..." diye tespitini  lanet gibi savurdu, sırtımı sevgiyle sıvazlayıp yoluna devam etti.  Herşey birkaç dakikada olup bitse de anısı hayatım boyunca peşimi bırakmadı.  Filolojiyi idealize ettiğim, yoluna düştüğüm ışıktı benim için. Diğer yandan da sayesinde ideolojilerin hayra  alamet olmadığını öğrendim.  Meslek sahibi olmak elle tutulur bir eylemin sonuçlarına götürür insanı;  idealler ise insandan alıp götürür.  Yine de hayat her iki şekilde de geçip gider...

Ebeveynler, koşulların etkisiyle de, çocuklarını yoğurup, biçim vermeye çalışırlar.  Kimi sadece bakıp  gözeterek, kimi saf sevgiyle, kimi lafta, kimi disiplinle canından olanına yol belirleme derdinde. Ömürleri  geçer böylece,  Kader ise saatini bekler, hep olduğu gibi...  Herkes bir gün bir şekilde kaderine kavuşur, her  ne kadar zorlasa da şartları, yolunu ne kadar değiştirdim dese de içten içe bilir kaderinin askeri olduğunu.
İnsanın ne istediği değil neye kavuştuğu önemli. Belki dünyanın en talihsiz, en yoksul insanı olabilir fakat en  huzurlu, kendisiyle barışık, mutlu biridir.  Belki dünyanın en varlıklısı, sınırsız olanaklara sahiptir lakin gözüne uyku girmeyen, kuşkucu, ikiyüzlü, bencilliğinde kaybolmuş, gizliden gizliye mutsuz biridir.  Kimin ne olacağı kim bilebilir ki?.. 
İnsan kendinden, özünden uzaklaştıkça maneviyatı fakirleşir,  bilgisiz kaldıkça ise medeniyetsizleşir.  Ne tek başına yürek ne de tek başına bilgi yetmez.  Bence, kader yolumuzu bu kodları girerek yazıyor olmalı.
Şimdi, bunca yıl sonra geriye dönüp baktığımda ne çok olduğumu görüyorum hocam.  Bazen göz çukurlarımı  ağrıtan isyanlarıma rağmen, çıkmazlarıma ve çaresizliklere rağmen kaderime kavuştum hocam.  Hayatın soğuk, duygusuz çarkına dahil olmamak hiçbir şey olmaksa  iyi ki öyle olmuş be hocam!..  Hırsların, kaygıların, anlamsız sidik yarışlarının hengamesinde insanlığın manzarasına dışarıdan bakıp  acınası hali görüyorsam, vallahi olmuşum ben hocam.

eylül