11 Temmuz 2013 Perşembe

Burası Türkiye

Türk'üm; annem, babam, atalarım öz be öz türk soyundan, Türkiye vatanım. Yurtdışında doğup büyüdüm, aslım bazen ayaklarıma dolanmadı değil, azınlığım ya. Olsun,  her itilip kakılışımda, türk kanım  onurlu bir teselli oldu içimde, hatta öyle büyürdü ki yüreğim  kafesinden çıkarıp ay yıldızlı al bayrak misali sallayasım geldi.  Başımı  eğmedim, utanç duymadım ırkımdan, özenti duymadım, fikirlerin peşinde özümü kaybetmedim. 

Okuma yazmayı erken sökmüştüm, elime ne geçse hecelemeye çalışırdım. Annem, babam iş'teyken benim yalnızlığım çocuk oyunlarında, nehrin kıyısında, kitaplar  arasında bölündü.  Yaşı geçkin insanların çoğu çocukluklarını yaşayamadıklarından bahsederler. Oysa mutlaka vardır güzel anıları, çocukluk işte...  Çocuk mucizevi bir  varlık, insan olmaya gelmiş bir melek.  Görmeden ne kötülüğü, ne hırsı ne de nefreti bilir. Herneyse.  Kitaplar dedim ya, önce masallar, sonra Ten Ten'in resimli
maceraları, sonra öyküler, serüven romanları ve dünya klasikleri.  Zaman geçti, geçti, geçti... ve durdu şimdi. Burada, Türkiye'de, Vatan'ımda.

Blog yazılarımın arasında anneannem ve büyükbabamdan, onların yanına gönülsüz gittiğim, çocuk aklımın kabullenmediği tatillerden bahsettim.  Ramazan ayları benim  görevim  caminin iftar ışıklarını görüp haber vermekti. Top falan patlamıyordu,  minareye gözlerimi kırpmadan bakardım ve yeşil ampuller yandığında koşardım içeriye.  Kocaman bir sofra kurulurdu,  dua edilirken yarım yamalak katılırdım, her seferinde unuttuğum yerleri geveleyerek. Ard arda gelir giderdi tabaklar, tepsiler. Yemeğin  sonunda şükür duası okunurdu, anneannem ellerini kaldırıp yüzüne sürer "Yarabbi şükür" derdi, o an  sanki tüm nefesini bırakırdı. Ramazan Bayramının ilk günü iki gül  kurusu kadife kese verirdi büyükbabam, birinde şeker diğerinde ise dolu bozukluk vardı.

Müslümanım. Aksak, eksik, günahkar lakin müslümanım.  Hala duaların çoğunu ezbere bilmem. Annem hepsini bilirdi, hiç unutmadı. Mevlitler eksik olmazdı baba  evinde. Sofralar kurulur kaldırılırdı ve o sofralara gayrimüslimler de otururdu. Dualar okunurdu, başlarını örtüp sessizce dinlerlerdi. Annem modern, çalışan bir kadındı.  Ana sınıfındayken , hatırlıyorum, petit kareli, belde dar ceketli döpiyesine hayrandım. Bir de geniş kemerli, büzgülü, kocaman cepli etekleri vardı. "Grease" müzikalinden  fırlamış gibiydi... 
Bayram sofraları kurardı, yılbaşında ve doğum günlerinde.  Şarap yapardı babam ve mutlaka tatmak isteyen çoktu. Okula başladığım yıllarda bademciklerden çok çektim, boğazım şişer, konuşamazdım. Dedem şarap kaynatıp içine karabiber taneleri atardı ve ilaç niyetine içirirdi bana. Babam, bayramlarda mevlit şekeri yaptırıp camide yasin okuturdu. Okumuş, yabancı memleketlerde çalışmış, görmüş, geçirmiş adam. 
Kitabımızı, dinimizi ilk önce ailemden dinledim, benimsedim, yüreğime yazdım.  Allah korkusunu vicdan temizliğine katıp sevdim. Çalışmadan yenen lokmanın haram  olduğu, Allah katında herkesin bir olduğu dinimize hayran kaldım.  Eksik, günahkar bir kulum ben. Kimseyi dinine, işine, gücüne, ırkına göre yargılamam. Kimseyi hor görmem, aşağılamam...

Çocukluk, gençlik, olgunluk.  Derler ki insan okuduklarından etkilenir. Derler ki kendisi olmaz, bir başka insanın(yazarların) fikirlerini benimser, taşır, savunur.   Olmayacak bir durum değil. Kişiye göre...  Eğer insan kendi öz yargısına sahip değilse, eğer insan kendi benliğinin farkında değilse, olabilir.   Kitaptan da, filmden de, laftan da etkilenir. Ağaç gibi, ot gibi  esen  rüzgara göre eğilir, bükülür. İnsan olmanın ayrıcalığından uzak, hayvan güdüleriyle kuytuya, suya, yiyeceğe yakın, sığınır...
Kelimeleri, cümleleri her daim Aşk'tan yana sıraladım. İlk şiirlerimde, kısa denemelerimde, küçük buhranlarımda, isyankar gençliğimde, suskun yetişkinliğimde.  Benim  seçimim Aşk oldu...
Düşünüyorum da, okuduğum her kitap farklı kişilikleri tanımamın cevap anahtarı olmuş.  Yaşadıkları hayatlar, bulundukları yerler, davranışları hiç mi hiç çekmemiş  ilgimi.  Bu yüzden, kitap kahramanlarını sıfatlarla hatırlıyorum, hayal meyal: "cesur-komik-saygın-dolandırıcı-gururlu-kibirli-hayta-zavallı-nekes..." gibi.
Ben kim olduğumun farkındayım ve bundan huzurluyum. İnancımın yüksekliği, derinliği, kısaca boyutunun  farkındayım. İnsanlığımın farkındayım...  Seçimlerimin de. Kul'a kulluk olamayacağının fikrindeyim. Fikirlerin farklı olmasının doğal olduğunun da. Fakat; dinlemeden, anlamadan, yürek gözü ile bakmadan bir insanı tanımak  mümkün olmadığına kaniyim.  Farklıyız birbirimizden ve uzağız, olabildiğince. Uzaklığımız huzursuzluğumuzdan, aymazlığımızdan, güç merakımızdan, kazanma  hırsımızdan, kibir ve cahilliğimizden.  Oysa özümüzde aynıyız...

Türk'üm. Atam Türk...  Vatanımdan uzak geçen çocukluğum, gençliğimde sık duyduğum bir cümleydi: "Burası Türkiye değil!.."   Burası Türkiye'ydi. Ne oldu peki?..   Batı ile Doğu arasına bir yerlerde mi şimdi?.. Taraf oldu her taraf, kardeşliği, soyu sopu unutturan... Burası Türkiye...


eylül

1 yorum:

  1. Eylül'cüğüm doyasıya okunacak bir yazı, gözümün önüne geldi çocukluğun, gül kurusu keseler, her şey, eline, yüreğine sağlık canım, (bu arada Tenten'ciyim ben de bayılırım çocukluğumda da çok severdim hala en sevdiğim çizgi romandır) evet burası Türkiye mi? Yoksa belinde silahlı kötü adamların gelip herkesi sindirdiği, adaletin en hızlı çekene ait olduğu bir kovboy kasabası mı? :( üstelik kasabanın şerifi de bu kötü adamların başı! :( ama bir şey var kovboy filmlerinin sonunda kasaba halkı kötü adamları daima yenerler, kasaba eski huzurlu, güzel günlerine döner.:)
    sevgilerimle

    YanıtlaSil