30 Temmuz 2015 Perşembe

Düzen

Hani kalır ya dilinizin ucunuzda en hakiki lafınız, kaderdir bir tanesi...

O gemi gelecek miydi, İsmail Abi?..



 Siyaset çirkefinden ne kadar uzak dursan da bir şekilde gelir bulaşır sana. Öyle olduğunda üzülüyorum, kahroluyorum, utanıyorum insanlığımdan. Değişmeyen, değişmez bu düzene, masumların çilesine, akılsızların cinnetine, cehaletin öfkesine isyan ediyorum.

 Bir ütopya resmeder birileri, vaat eder birileri, hayallere tutunur birileri. Sonuç?
 Değişmez dikte edilen düzen...

 Nedir bu akılsızlık, nedir bu yüreksizlik, nasıl bir imansızlıktır yaşanan, yaşatılan?..
 Milletin Meclisi, Milletin Vekili: nedir anlamları? Nedir görevi, nedir yaptığı? Millete hizmet mi? Yoksa sülale kayırma, zenginleşme, sınıf atlama basamağı mı?
Seçim sonuçlarını beğenmeyenler neyin peşinde?
 Nasıl bir sonuç beklediniz ki; bölüp parça parça ettiniz güzelim vatanı, düşman ettiniz insanı insana, içine tükürdünüz iyi, doğru, güzel olanın; hırsınız için, güç uğuruna. Geçmişi alıp ters-yüz ettiniz, geçmişe küfürler yağdırıp başlangıç inşaa etmeye kalktınız. Geleceği yok edensiniz, siz hangi milletin vekilisiniz?..
Çirkin, edepsiz, ezen, ruhsuz, inançsız, dönek, yalancısız. Hepiniz.

 eylül







18 Temmuz 2015 Cumartesi

Eski bayramlar oldukları yerde kalsın, an'dır yaşanan...

Temmuzun ortası,  Ramazan Bayramı, birinci gün. 
Yola çıkanların telaşından olsa gerek, uyuyakalmış İstanbul, yorgun.  Çocukluğumun
yazlarını hatırladım; deniz serinliğine savrulan sabırsız özlemi.  İnadına, gözünü kör
edercesine parlayan güneşi, sıcaklığını kendinde toplayan asfaltın kokusunu, uykulu
öğleden sonraları sessizliği, boş sokakları, eriyen dondurmamı, çocuksu haylazlığımı
hatırladım.  Bir anlık, belki bir saliselik bir şey.  Çocukluk terk edildiğinde uzun sürer
geçmişi yad etmek, bunu dedemin tekrar tekrar bahsettiği anılarından öğrendim.  Her
defasında dinlerdim onu, bilmem kaçıncı anlatışı olduğunu saymadan, sıkıldığımı
saklayıp onu üzmekten sakınarak.  Ah, dedem, ah,  anneannemin zamansız gidişinden
yüzünden miydi acaba?..

Aşk gelince, başka bir dünyaya adımını atarsın. Öyle bir yer ki, bilmem, hakkıyla
anlatabileni var mıdır.  Bir kez sihrine bulandıysa yüreğin hayatı başka türlü yaşarsın.
Yaşarsın ve yaşamazsın. Varsın ve yoksun. Acıtasıya gerçeksin ve hayaletler kadar
absürt.  Gerçekliğini acıtandır Hayat,  hayalet değil, yegane Aşk'sın, sana ait olmadığın
acıları yüklenen... Yüreğinden tutunduysa Aşk, görünmez kanatların açılır, özgürlüğüne
çırparsın.  Tutkularına teslim olduysan, Hayat zincirlerine dolanıp, diz çökersin.
Bunları yazıyorum ya şimdi, başkalarının değil, benim  doğrularım, yanlışlarımdır
her biri. Ne çağrı, ne izahat, ne de örnek. Yürektir sebep... 

Ramazan Bayramının ilk günü yine İstanbul'un büyüsü ile harmanlansın istedik. 
Yokuşları tırmandık, yolumuzu değiştirip bilmediğimiz sokaklara girdik,   gidenler
gitmişken, kalanlar rehavetin salıncağındayken  kalabalığından kurtulmuş şehrin
tadını çıkaralım istedik. İyi de ettik.
Rumeli Kavağı yemyeşil karşıladı. Anadolu Kavağına el salladık.  Çay içtik, tadına
doyulmaz. Hayallerimizi kayıklara yükleyip o başka türlü dünyamıza kürek çekmelerini
izledik.  Sonra yine yola düştük, haritasız, rehbersiz. Dik yokuşların başında gözlerimi
sımsıkı yumdum, inişlerde çığlık atmamak için kendimi zor tuttum yine. İstanbul içinde,
şehrin kalbinde,  Aşk masalının içinde. 

Leyla ile Mecnun dizisinin her bölümünü kalbimizin ral sesi eşliğinde izlemiştik. O kadar
istedik ki orada olmayı, yaşadık her anını. Gözlerimiz doldu, taştı gözyaşı pınarlarımız,
kahkahalarla güldük, bu dünyanın adaletine isyan ettik, haykırdık. Aşk ile Aşk'ı seyrettik. 
Sorular olmadan, önyargısız, kuralsız, zaptedilmeyen hissimizle mucizelere olan
inancımızı yitirmeden seyrettik. Şarkıları mırıldandık, yüksek sesle dinledik, birbirimize
sarıldık, Aşk'a şükrettik...
Mucize bu ya, hiç beklemediğimiz anda kendimizi o mekanda, dizinin çekildiği yerde
bulduk.  Sarıyer yokuş ve inişlerinde maceraya atılmışken bir virajın ötesinde
Erdal bakkalın dükkanını gördüğümüzde önce büyük bir şaşkınlık sonra heyecan ve
tarifsiz sevinç duyduk.  Binanın terk edilmiş, harap hali ağlamaklı etse de, duvarlarında,
kapı pencere çerçevesinde bırakılmış sıcacık mesajlar su serpti içimize. Ne güzel, diye
gülümsedik, her şeye rağmen ne güzel yürekli insanlar var, dedik. Aşk ile gelmişler,
Aşk ile yaşayan... Fotoğraflar çektik. Çerçeveler içine duygularımızı resmettik ve ilk
andan itibaren tek bir şey söyledik: "yine geliriz" diye  yemin ettik. 
"Erdal Abi, çay bize" dedik...

eylül







 

 
 

 
 
 
 



 

12 Temmuz 2015 Pazar

Zavallılar





Yıllar sonra  bile büyüklüğün karşısında zehirlerini akıtıyorlarsa,  ATA'm,  "ne mutlu Türk'üm diyene"!

Silemeyeceksiniz, karalayamayacaksınız, bitiremeyeceksiniz. 
İman yoksunu, yüreksiz, vatan bilinci olmayan  şekilciler.   Kendinizi kandırın, yalanlarınız mum alevi misali. Satılmış ruhlarınıza ağlayacağınız zaman geldiğinde karanlık gölgenizin hapsinde uyanacaksınız.  
Saçın zehirli salyalarınızı, genç dimağların içine edin bakalım, nereye kadar?!
Bu milletin Mustafa Kemal Atatürk'ü var, ya siz kimsiniz?  
Milletin sırtına oturup kanını emmeye, sonradan görmüşlüğünüzü altınla kaplamaya, cehaletinize taht kurmaya gelenlersiniz.

Şu an sahip olduğunuz herşey, bu hadsiz cüretinizi bile Atatürk ve  yüzbinlerce vatan şehidine borçlusunuz.
Saray, Vatan Türkiye'yi ingilize, fransıza, yunana peşkeş ettiğinde  onun bunun devşirmesi olarak yaşamak, kukla Sultan'ın soytarısı olmayı  yakıştırmışsınız kendinize...
Yazık ki, ne aklınız ne yüreğiniz yetmemiş dinimizi ne de halkımızı anlamaya. 
Yiyin, çatlayana kadar yiyin. Zaman durmadan akar.  Onun da bir kerameti var.

eylül