7 Temmuz 2016 Perşembe

Anka Kuşu


Anneannemin ballı kül çöreğini hatırlıyorum.  Yaz mutfağında büyük bir şömine- ocağın korlarının  külleri arasına gömüp pişirdiği çörek.  Hazır olduğunda onu küllerin arasından çıkarıp elleriyle pat pat temizleyip tepsiye yerleştirir üzerine bolca bal sürdüğünü hayal meyal hatırlıyorum.  Henüz okula başlamadığım yıllardı, buna rağmen o günlere ait anılar  hala capcanlı.
Nereden çıktı şimdi bu diye kafa yormaya başlamadan cevabım hazırdı: vay be, biz insanlar ne kadar  benmerkezciymişiz.
Ailem, yetiştiğim toprak: benliğimi şekillendiren etkenlerden bir kısmı.  Zaman'ımın ilk
dönem kahramanları.  Kimilerince "tedbirli" olmayıp fotoğraflar saklamadım. Yüzlerini anımsayamasam da tavırları, kişiliklerine yansıyan maneviyatlarını hatırlıyorum. Anılarımı
canlı tutan koku ve tatları hatırlıyorum.  Dedemi  üzüm asmaları ve mangalda pişirdiği mantarların, üzüm tanelerinin damağımdaki tadıyla, kalabalık aile sofraları ve çakısıyla ağaçtan oymalarıyla Ahmet Dayımı, at sevgisiyle  Necip Dayımı, bana muziplikler yapan kuzenim Zülfiye ablayı, ballı çöreği ile anneannemi hatırlıyorum.  Aslında onları tanımıyorum...
Tanımak için vakit yoktu.  Vaktim değil...
Hangimizin vakti oldu ki?

Öyle bir an gelir ki bildiğin, tanıdığın, senden bile sana yakın olduğunu düşündüğün insanı tanımadığını görürsün. Birden.  Kocaman bir soru işareti asılı kalır bu anın boşluğunda. Tepkisiz, sessiz kalakalırsın.  Ümitsiz ve mutsuz bir hal olduğunu düşünmeyin, aslında onun da sizin gibi etten kemikten-histen yürekten biri olduğunu idrak edersiniz.  Öğrenip bildiğiniz bu durumu nihayet idrak edersiniz.
Misal için affedin; birbirinizden bağımsız birer gezegen  olduğunuzu anlarsınız.  Aranızdaki bağ  buluştuğunuz, uyuştuğunuz, kesiştiğiniz ortak noktalar.  Birbirinizi tamamlar, çeker, iter olmanızla ilgili bir durum.  Öte yandan ne yazık ki yine insanın bencilliğine tanık olursunuz.
Dünya'yı etrafınızda döndürmenize olanak yokken insanların benliklerini yok sayamazsınız, değil mi?.. Yapıyoruz... Kendimizi bir şekilde üstün görebiliyoruz. Başkaları adına karar verebiliyoruz. Bahanelerimiz ise, korumak, hatta sevmek olur.
Başkaları adına hayat şekli tanzim ediyoruz. Sınırlar çiziyoruz.  Yargılıyoruz, bağışlıyoruz. Hadsizce...
 O kadar benciliz ki insanı 'görmek' , tanımak, anlamak zahmetine bile katlanmıyoruz.  Önyargı ile karar verip önyargı ile sınıflandırıyoruz.  Çünkü doğru ve haklı olan biziz. Ayrıntıları önemsemeyiz, oysa onlar bütünü tamamlıyor...

Biz, doğmak istemedik. Biz doğduk ve geldiğimiz gezegenin nimetlerinden faydalandık.  Biz, işimize geldiğinde soyumuzu inkar ettik. Biz, rüzgarın bize göre estiği istikamete yol aldık.  Üzerine basıp geçtiğimiz toprağın helalimiz olduğuna inandık. Vefanın bir semt, vicdanın duygu sömürüsü olduğuna kanaat getirdik. Kelimenin, hatta mucizenin tam anlamıyla İnsan olamadık...

Çoğumuz, sadece nefes alıp verdik.  Gerçeği görmek istemedik.  Kendimizden sıkıldık, utandık ve bunu sakladık. Vicdanımızı susturduk. Hep daha büyük, hep daha güçlü hep daha olmak istedik. Nefesimizin sonu yokmuş gibi. Bizden öncekiler yokmuş gibi...
Ne yazık, biz kendi bencilliğimizde yok olduk.  Geriye kalan kaygılarımız, korkularımız,
merhametsizliğimiz, kibrimiz.  Öylece hak ettiğimizi bulduk.  Vicdansızlığın dibine vurduk.

Ben yine de ümidimi yitirmedim. Bölük pörçük anılarım gibi. Ki derler ki " geçmiş ölüdür" diye. Geçmişi diriltme gibi bir niyetim yok, bana kattıklarıyla bugündeyim.
Ben, nefesin mucizesinden ümitliyim. Ben, Aşk ile  kavrulmuş yüreklerden ümitliyim...

eylül