6 Temmuz 2017 Perşembe

Bir hayat, İki dünya



Duygu için TDK tanımlarından biri: " Belirli nesne, olay veya bireylerin insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim".

Ya gerçek hayat? Rezalet. Bu benim fikrim.  Eti, kanı, aksiyonu, rutini olan dünya bir rezalet ve tek kelimeyle sahte.  İnsanı kusturacak kadar iğrenç , şaşırtacak kadar inanılmaz, nefret ettirecek kadar intihara eğimlidir  gerçek hayat.  Gerçekliği, elle tutulur, sonuçlarına katlanmak zorunda kalınır olması yüzünden.  İki dünyanın arafında yaşamak zorunda bırakılmış insan. Seçimleriyle, kaderiyle yüzleştiği tam tamına iki dünya.  Paradoks şu ki, onlardan birini seçme özgürlüğüne sahip olup olmadığı ve ikisini de yaşamak zorunda kalıp kalmadığı.
Hepimizin kaderi belirlenmiş. Elbette kendi seçimlerimizi yaptıktan sonra. Bir bilgisayar oyunu içerisinde olmaya benzer ve gittikçe öyle olduğu kanısına varmaktayım. Öyle böyle oyundayız; satranç tahtasındaki piyonlar, dama taşları misali. İddia edildiği gibi farklıyız,evet; yükümüz, bilgi ve duygu  birikimimiz, suretimiz, genetiğimiz bilindiği gibi farklı.  Bir bakıma da birbirimize benzeriz, çok fazla ve bu benzerlik değil midir ki  bizi toplum yapan?!..

Etrafınıza bir bakın, lakin duygu dünyanızın penceresinden.  Zordur  bunu yapmak; öncelikle aklınız bir sürü barikat diker.  Çözülmesi size kalmış bir handikap.  Yüreğin cesareti ile aşılabildiği tüyosunu verdim gitti.  Farz-ı-misal başardınız; hayalkırıklığı istasyonuna hoş geldiniz. Elbette hayal kırılmaz, umut bitmez (ki bu lafların tümü motivasyon mottosu diye kullanılır olmuş be kardeşim) de,   yaşam enerjinizi vampir gibi emmekte olan diğer dünya gerçeği ile yüzyüze gelirsiniz. Bu kadar basit.  Geriye ne kalır? Ya iki dünyanın ortasında kalmak ya da birini seçmek. Böyle görünür, hiç de öyle değil.
Bu bir deneyim gibi görünse de,  kader olur.  Ferah bir gerçek var: bir kez yüreğin frekansına bağlanan bir daha o dalgadan düşmez. Ne güzel!

Sahte, içten pazarlıklı ilişkiler, hayatın çirkinliği.   Maddeci olmayı, hırsı başarı olarak kabul edilen bir hayatın içinde yer almak acınası olmalı. Sürekli kıyaslama içinde, kaybetme korkusuyla yaşamak korkunç olmalı. Manevi yetersizliği maddi güçle gölgelemek zavallılığın son eşiği. Değer mi? Nefesin kefareti sahtekarlık olabilir mi?  Yazık.  Başarı dediğin nedir kardeşim? Karşındakini dolandırmak, aptal yerine koymak mı? Sahip olduklarının gücüyle bu güce sahip olmayanları ezmek mi?  Küçümsemek, kıyaslamak, fesatlık; farkında değil misin, insan vasfını, inancını, yüreğini kaybettirenlerin bunlar olduğu farkında değil misin?  Yoksa, umurunda değil mi , demeliyim...
Tamam, öyle olsun. Ne istersen, nasıl seçersen yaşa.  Fakat. Benim seçimime laf üretmeden,  burun kıvırmadan önce dön bir de kendine bak. Yargılamadan önce dur, düşün, aklına bir danış, yolun başına sonuna şöyle bir bak. Sonra, yine de yargılayamazsın kendinden bir başkasını, yok sende o hak!..

eylül










30 Haziran 2017 Cuma

Büyümek



Çok sıcak, öyle ki havanın titreştiğini görebilirsin. Can çekişir gibi.  Çocukluk yazlarını hatırlatır. Kamp öncesi veya sonrası, evde yalnız kaldığın bir zamanı.  Sıkılıp bahçeye çıkarsın, sonra sokağa. Asfaltın üstünde  bir bulut tütmekte, sıcak nefesi ayaklarının arasında dolanır.  Çocukluk işte, sıkılmışsın ya, boş boş gezinir, macera aranırsın. Güzel günler.  O günler, angarya da olsa oraya buraya koşturulman, her kabahatin şüphelisi olman, tüm bunları üstüne alınmadığın için güzel.  Kaygısız günler.
Büyümek çok şeyi götürür insandan, çocukluğu terk etmemek güzel.  Büyüsen de...

eylül



26 Haziran 2017 Pazartesi

Bayramlar, bayramlar


İnsanı çocukluğuna götürmek bayram günlerine has bir durum. Yoksa,   bende böyle çalışır mı deseydim?  Aman, herneyse, nasıl anlaşılırsa anlaşılsın.  Edepsizlik etmek aklımın ucundan geçmez, değer bilmez değilim hatta bu konuda oldukça duyarlıyım lakin bayramlar beni gerer.  Öyle unutulmayacak, özlenecek  bayramlar geçmedi hayatımın içinden. Diğer günlerden farkları anlam ve renkleri.  
Benim için bayram,  büyükannemin  gül kurusu kadifeden diktiği ve büyükbabamın içine bozuklukları doldurduğu para keselerini hatırlatır.  Eğer bayram tatili  babamın yanında kalacağım haftasonuna denk geldiyse, şehir merkezindeki  havuzlu parkın girişindeki büfeden bana aldığı taze gevrekleri hatırlatır. Ola ki annem mesaideyse bir dilim tereyağlı şekerli ekmeği alıp arka bahçe kapısından nehrin kıyısına indiğim yolu hatırlarım. İşte,  küçücük anlar sadece, geri kalanı tuhaf, renksiz, sessiz bir gerginlik.
Bir nevi " bitse de kurtulsam" durumu, nedense. 
Abartılı gelir bana bazı şeyler, bayramlara değil, insanlara dair.  Samimiyetsiz, gösterişli, bencilce.  Bana ne derim demesine de, karışmak aklımın ucundan geçmese de bir an gelir  tüm dünyadaki herkese  " kendine gel" diye  haykırmak istediğim çok olur. Hadi tüm dünya çok fazla oldu, en azından birkaç yüz kişiye duyursaydım...  Yine de ben kimim ki, bana ne ki?  İnsan kendini bilmeli, öyle uyarmakla, anlatmakla olmaz bu iş. İnsan kendini eğitmeli, bilmeli.  Elbette şartların standardı  yok, kimi güler, kimi ağlar. Elbette bu durum kader değil, Allah'tan değil kuldan bu hal.   Cahil bırakılmak siyaset olsa da cahil kalmak bireyin  seçimi.  Kalma be kardeşim, oku, öğren ki sorasın. Sordukça uyanasın, uyandırasın. 
İkidir bana ne diyorum ya, hiç de öyle değil ve utanıyorum, çünkü öyle anlar olur ki "bana ne" diyebilmeyi dilediğim.  Üç maymunu oynayasım gelir mi, sadece gelir, yapamıyorum.  Ben başkası olamıyorum ya, iyi ki. 
Bayram günleri gerginliğimi çözemedim ya, her günümü bayram eden yüreğimi buldum.  Gerginlik hayata kaldı, çocukluğum ise Yüreğime. 

eylül

26 haziran 2017







17 Haziran 2017 Cumartesi

Oyunun içinde

Bu gezegende canlı olan herşey büyük bir oyunun parçası. Sınır çizgileri olmayan satranç tahtasının taşları. 
Sen ne kadar farklı olduğunu, ne kadar başarılı, akıllı, iyi olduğunu düşünsen de bu oyunda önemli değilsin.
Bir gün kazanır, bir gün yenilirsin.  Mantık ile oynanan, kıvrak zeka hamleleri ile rakibini alt eder kazanırsın.  Duygusallığa yer yok, her şey hesaplanır, her adım dikkatle atılır.  Velhasıl,  oyunun içindeyiz hepimiz ve bu oyun satranç değil.  Muazzam bir oyunun vazgeçilmez olmayan elemanlarıyız, canlı olan herşey gibi. 

İnsana, hayata dair olanları  anlamaya, çözmeye çalıştıkça  kasvetli bir aralıkta bulursun kendini; sayısız kapılarıyla upuzun bir koridorda.  Cesaretini kuşanıp açtığın ilk kapıyla kaderine yürümeye başladığının farkına bile varmayabilirsin. Hayatta olmanın trajikomik yanını yoldayken  farkedebilirsin.  Hepsi birer olasılık, ot misali yaşamayı seçmiş olanlar da olabilir.  Evet, ot da bir canlı türü.  Az miktarda toprakta bitebilir, kayaların arasında, hatta çölde filizlenir. Çiğnenir, sellerde boğulur, dondurucu soğuklara, kavurucu sıcaklara maruz kalır.   Yalınayak üstünde gezinilir, uzanılır, arasına börtü böcek saklanır.  Ot işte, bir canlı türü.  İnsan diğer canlılardan farklı olmalı, ot gibi yaşamamalı, doğaya, yaradılışa aykırı.   Nedendir, pek dile getirilmez bu gerçek?.. Uyumluluğu iradesizlikle eşitlemek için bir gayret  sarf edilir, nedense?!..  İnsan farklı olmalı.  

Kimbilir, belki asırlar önce de öyleymiş, belki yüzyılın bu çeyreğinde dayanılmaz oldu insan zihniyetinin çürümesi.  Korku, güç hırsı, kin, nefret, bencillik, ırkçılık devasa boyutlara ulaştı. Siyasetin örümcek ağlarına yakalananlardan aklını yitirmiş zombi ordusu kurulmuş, insana dair güzel, iyi, doğru ne varsa tüketilmekte.  Zaman, omuz omuza yaşamak ve yaşatmak değil, yok etmek zamanı olmuş.  Ne yazık, bu kadar karamsarlığa kapılmak, ne yazık...
Umutsuzluğun veba gibi yayıldığını görüp, sessiz kalarak var olmanın onurunu kaybetmekte insanlık.  Her şey çok güzel olacak diye bekliyor. Yüreğini unutup, vicdanını susturup,  derin uykuda herşeyin sihirli bir şekilde düzelmesinin rüyasını görüyor.  Yaşamak olmuş bir kabus. Yaşamak ertelenmiş, kıyıya vurmuş bir gemide yolculuğu beklemek olmuş.  Kendini kandırmak olmuş yaşamak.  Yazık ki, ne yazık...

İsterdim ben, çiçekten -böcekten, mevsimden bahsetmeyi. Sokağa çıkıp gülümseyen, mutlu, maskesiz yüzler görmeyi.  Ayaklarımı hissetmeyene kadar yürümeye razıyım, yaşanacak öyle bir yer varsa oraya gitmek için.  İnsanlığımdan yargılanmadan, merhametime kurban  edilmeden,  edebin enayilik olmadığı evrende olmak isterdim.  İsterdim ve üzgünüm, çünkü elimde değil.   Sihirli değneğim olsa bile yeterli olmazdı.   Üzgünüm, çünkü  isterdim dediklerimin  tümü mümkün.  O muhteşem cennet bu gezegen olabilir(di).


eylül

10 Haziran 2017 Cumartesi

Sessizlik


Zaman değişimiyle ilerliyor, kırıp, ufalayıp, ezip geçiyor.

Biliyorum, biliyorum, blogu fazlasıyla ihmal ettim.  Beni içten içe kemiren, sıkılgan bir utanç duygusuyla yüzleşiyorum, her gün.  Hoşuma gitmeyen bir durum.  Bekliyorum sanırım, bildiğim başka bir sebep yok çünkü.
Kafamın içindeki sesi susturmayı başarabilsem, bu sıkıntılı bekleyiş bitecek, umuyorum.  Elimden gelen, şimdilik,  bu kadar.  Dayanılacak gibi değil,  cümleler panayırı kurulmuşken içimde, parmaklarımın ucundan damlayan  sadece sessizlik oluyor.  Şükürler olsun ki, kendimi kandırmıyorum. Yazamadıklarımın fısıltısıyla uykuya dalıyorum, her gece.  Utancımın pembe rengi kalsa da, ruhuma iyi gelen ufacık bir teselli buluyorum.

eylül


29 Mayıs 2017 Pazartesi

Evde ekmek yapılır:)

Gereken malzeme:

Un, 140 ml ılık süt, 100 ml ılık su, 40 ml zeytinyağı, 1 yemek kaşığı bal, 1 dolu tatlı kaşığı tuz, 1 paket çabuk maya 

Yoğurma kabına 2-3 bardak un alıp maya ve diğer malzemelerle pürüzsüz, homojen sert olmayan hamur elde etmelisiniz. Gereğinde un ilave edebilirsiniz. 
Hamuru iki saat kabarmaya bırakıp süre sonunda kullanacağınız kalıbın büyüklüğüne göre tek seferde veya iki kerede pişirmek üzere hazırlayabilirsiniz.
Ben iki bezeye ayırdım. Her bir hamur topağını merdane yardımı ile dörtgen açıp rulo halinde yuvarladıktan sonra  pişirme kağıdı ile kaplanmış kalıplarda bir saat daha beklettim. 
Bir saatin sonunda kabarmış olan ekmeklerin üzerine fırça yardımıyla süt sürülür ve 180 dereceye ısıtılmış fırında 35-40 dakika pişmeye bırakılır. 

Bu tarifte zor kısım sadece beklemek:)



16 Mayıs 2017 Salı

Ol'mak

Klişe bir laf: eğer istersen... 


Bildiklerinin farkına çok sonra varabilmen bir olasılık. Yüklendiğin bilginin, sorgusuz sualsiz uygulayıcısı veya sadece taşıyıcısı olman gibi.   Yaşamak, olasılıklar toplamı...?  İnsanı uyandıran, olgunlaştıran,  yüklendiklerinin farkına varması. 
Yaşanacakları önceden tahmin edebilmek mümkün mü?  Olasılıklar hesaplanır. Ayrıntılar gözden geçirilir. Yine de yüzde yüz tahmin söz konusu değil.  Ruh hesaba gelmez.  Bu yüzdendir ki, hesapla işi olanların ilk yaptıkları vicdanı-yüreği görmezden gelmek.  

Bilmek lazım. Yoklaya yoklaya yürümemek için; ışık olur bilgi. Anlamak gerek. Farklıyız çünkü, birbirimizden.    İnanmak; sınıfsız, önyargısız: yürekle/yürekte  olur sadece, gösterişsiz. 

Tekrar eden bir dönencenin ortasındayız.  Hepimiz.  Hiç kimsenin onun dışında kalmak gibi bir ayrıcalığı yok.  Gözden kaçırılan bir gerçek bu. Ya da kısa süre için unutulan. 
Ölüm düşüncesiyle yaşamak; cehennemde olmaktan farkı olmaz.
Cezalandırıyoruz birbirimizi.  Ölmeden.  Yasaklıyoruz mutluluğu, sevinci, huzuru, kendimize ve yanımızdaki herkese. Göçüp gitmeden.  Maneviyat ile ilgisi olmayan hırslarımız için. 

Öğrenmek lazım. Akıl ile, mantık ile sorgulamak gerek. Şeytanların tuzağına düşmemek için. Gerçekten, hakkıyla var olmak için.  Kolay değil Ol'mak. 
Kolay olan, vazgeçmek. 


eylül

14 Mayıs 2017 Pazar

Annem

Bir kadın seni dünyaya getirir ve nefes alırsın, kaçınılmaz kaderine yolculuğun başlar.
Ben hiç "anneci" olmadım, ayrı bir birey olarak yetiştim, yetiştirildim-bilerek, bilmeyerek. Sorumluluk sahibi yapıldım, bilip isteyerek veya bilmeyerek.  Benim annemin benle çok zaman geçirecek vakti yoktu.  Birbirimizi tanımaya zamanımız olmadı. Ne ben ona çocuğu gibi baş kaldırdım, ne de o beni anne gibi  sarıp sarmaladı.  Önemli olan ne biliyor musun? Ona güvendim, o da bana. Ona saygı duydum, o da bana. 
O, benim için, en güzel, en etkili, en güçlü insanıydı. 
Toprağın bol olsun annem...


eylül

11 Mayıs 2017 Perşembe

Suç ortağı


Kafamın içi şehir panayırı; yolunu kaybetmiş cümleler kalabalığı. Boğazımda düğüm düğüm, nedensiz hıçkırık. Hayretler içerisindeyim, hüzünlüyüm , ağlamıyorum. 
Seyretmekteyim yanımdan geçen hayatı, içinden geçtiğim zamanı, insan hikayelerini, sessiz sedasız, yorumsuz.  Kelimeler dilimin ucunda, çoğu isyankar, birazı öfkeli ve yorgunum.  Hayatı anlamaktan, dinlemekten, kasırgalarında   dağılmaktan, geriye çekilmekten, altyazısını takip etmekten yorgunum.  Bir yanımın boşver demesinden, diğerinin siteminden, ikisinin arasında kalmaktan bezginim.  
Hayata bakıp eksik kalan ömürlerin kederinde aklımı gömüyorum. Hayata bakıp içimde ona ait ne varsa kusmak,  olmadı, kesip atmak için yanıp tutuşuyorum. 
Sadece yürek, sadece hisler, naif masumiyet ile bezenmiş kocaman bir gülümseme olmak yeter ya, yetmiyor.  Çirkefini bulaştırmadan, izini bırakmadan, ruhu yaralamadan geçmez hayat.  Suç ortağı hayat. Ağır bir pranga, ruhuna vurulmuş bir kelepçe, beynine çakılmış çivi.  Ya aklını kaçırtacak ya da işgal edecek.   Mükemmel bir dilemma, kirli bir savaş.  Temiz  kalmak için çabaladıkça illa  çamur sıçratır üstüne.


eylül

5 Mayıs 2017 Cuma

Asparagas hayat

Gaza geliyoruz, hem de öyle böyle değil. Kimimiz tam hız kapılır, kimimizin aklı son anda frene asılır.   Yaşanmışı bir türlü kenara koyamadık. Hısım akrabayı kendimizden
sandık, kullanıldık.  Meğer sadece kendine çalışmalı(?!). Aynanın karşısına geçip: en büyük, en akıllı, en, en, en olan benim diye tezahürat etmeli, ettirmeliymişiz.
Hayat böyle demek. Hayatın öyle olduğunu idrak etmek için, demek ki, bir süre yaşamak gerek.  Oldu bitti maşallah kıvamında bir oturtmanın elemanlarıyız hepimiz.
Yoksa kandırıldık mı demeliyiz? 
Amaan.
Hayat bir yalan haber.  Çünkü yaşadığını anlayana kadar sürenin sonuna gelirsin. Kapanma saati gelen mekanlar gibi işiklar tek tek söndüğünde  sonun geldiğini anlarsın. Bu da çok fena koyar insana.  "Dur, ben daha hiçbir şey anlamadım ki?! " diyecek zamanın kalmaz.  Geçmiş olsun mu demeli, başın sağ olsun mu...
Hayat asparagas haber  gibi.  Kapılırsın, hiç bitmeyecek bir yarışın içinde yerini alırsın. Hep önde olmak için ödünler hatta kurbanlar verirsin.  Herkesten daha çok, daha iyi, daha fazla, daha daha... olmak için elindeki tüm olanaklarla asılırsın. 
Kendine değil, hele ki yüreğine değil karşındakine  göre yarışırsın.  Niye? Ne için? 
Cevapsız sorulara bir tane daha eklenir. 
Hayat, bir fırsat değil, sonu var çünkü. Hayat; kıymeti tek sende geçen bir liyakat nişanı. Yetmez mi?  
Hayat, bir seçim. Sen ne dilersen, o olur... 

eylül




25 Nisan 2017 Salı

Aşk ile



Sence yaşamak nedir?  Yok, bana değil kendine sor, cevap ver. 
Tamam şimdi;  sen kendin gibi cevapla, yine kendine.  Hemen de sıkılma veya felsefeye dalma, basitçe düşün yeter. Önceliklerin, hayallerin, olmazların, hırsların, isterik diretmelerini bir yana bırak.   Kendine yalan  söylemeden o soruyu cevaplayabilir misin? Yapabilirsin. Belki yüksek sesle değil, içine fısıldarsın, o da yeter.
"Sana ne " diye çıkışabilirsin, olsun, hakkındır.  Tabi ki bana ne, de, zaten karışmadım ki ben sana?!..  İstediğin, seçtiğin gibi yaşa, hayat senin.  Fakat.  Senin seçtiklerini bana dayatma, söz: ben de yapmam. Senin gibi düşünmemi isteme, zorlama, aklımı çelmeye uğraşma; aslında, kimin bunu yapmaya hakkı var?.. 

Yaşamak nedir? Basitçe yaz, anlat kendine.  Zor mu?.. Kolay değil, lakin kolay be!
Cesaret sadece.  Etrafına bak. Duymayı, görmeyi dene. Çık dışına, bak bir de kendine.  Aç gözlerini en koyu karanlıkta. Bırak şu gündelik şamatayı bir yana, çık içinden.  Kanatlarını açıp uçmanın özgürlüğünü nefesle kardeşim. Çok güzel be! Muhteşem!  
Yaşamak güzel, herşeye rağmen güzel!..  İtiraf et kendine bunu,  kaçma.

Belki çok yalnız, umutsuz, çaresiz zamanlarında sıkışıp kaldın. Belki yalan, ikiyüzlü 'dostluklara' tutundun.  Aç, susuz, bedbaht sokakları mekan bildin.  Kalabalıklarda tanıdık bir çehrenin peşine düştün belki. Umursamaz,  günlük hikayelerde dağılmış, somurtkan, güvenmeyi unutmuşsun belki. Kim bilir, fazlasıyla kalabalıksın . Zamanın yok.  Yüreğini  duymaya yetecek sessizlik, onunla göz göze gelecek halin yok. Bir 'sen' yoktur belki  sana kalan. Uyan.  Bir tek his var ömre bedel, uyan.
Aşk var.



eylül




24 Nisan 2017 Pazartesi

Kaybedenler, kazananlar


Hayat, mutlaka katılman gereken bir eylem


Hayatı ve insanları anlamayı denedim, ömrüm yettiğince de bunu yapmaya devam edeceğimin farkındayım.
Vazgeçmek diye bir seçeneği aklımdan  geçirmedim.  Şimdi durup  baktığımda, karmakarışık bir hal görüyorum. Düğüm düğüm olmuş bir iplik çilesi gördüklerim, yaşadıklarım, bildiklerim, anladıklarım. Tek tek açmak için o düğümleri, ömrüm yeter mi? Bilmiyorum.
Ben mi yanlış yerinden başladım hayat şarkısına?..

Ömür dediğin içinde herşeyi barındıran sınırlı zaman dilimi değil mi?  Değil mi?  Apayrı bir anlamı varsa onu bana anlatsın birileri, ne olur.
Her seferinde olduğu gibi en başa dönmeliyim. Başından karışmadı mı ki o iplik çilesi?..  İlk haykırışla uyandığın bu yaşlı gezegen, yoksa yok mu böyle bir yer? Herşey bir düş mü?
Gelişin farklı değil, sebep olanlar nerede olurlarsa olsun, dil, ırk, renk, inanç fark etmez.  Aynı şekilde geldik bu dünyaya, farkımız yok birbirimizden.  İnkar edilemez tek bir gerçektir farklı uyanan Ruh ve Yürek.  
Var farkımız birbirimizden, tek tek, özenle yaratıldık. Biz, hepimiz bunu unuttuk.  Kazandık, kaybettik, skor tuttuk, alkışladık, yuhladık; bütün bunları biz ettik kendimize.  Hayat böyle yazılmış diye kandırılmak istedik, inandık. İtaat ettik, boyun eğdik, eksik gördük içimizdeki mucizeyi ve hırslarımıza yenildik.
 Hayat dediğin bir canın nefes alıp verişi, peki öyleyse  neden bunca cevaplı cevapsız soru hezeyanı? Neden bunca isyan ve acı? Neden? Bırak sosyo-ekonomik mesajları, bırak asaletle avamlığı, bırak seçilmişliği, yaşamak herkesin doğuştan hakkı. Bir tek günahların var bahsedebileceğin, o da cesaretin varsa...
Anlamıyorum,  burada kazanan, kaybeden kim?  Öyle bir iç çekişi ki hayat... insanın ciğerini parça parça eder.



eylül


18 Nisan 2017 Salı

Özgür irade


Bugünkü hal millet iradesiyle oluşmadı, bunu  çok çok iyi bilirler! 

Düzmece referandum  yalan dolan, kin nefret, hırsla maskelenmiş hezimetle geçti. Kazanan kim? Kaybeden kim? Böyle karanlık bir zamanın içinden geçeceğimizi biliyor muyduk? Evet!  ATATÜRK:
"Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir."
Oldu, buradayız. 
Fitne fesat mesaisindeki paranın uşakları insanları ötekileştirilmiş, damgalamış, millet bölünmüş.  Kusurlu,  yetersiz, haklarından yoksun bir kitlenin adı muhalif konmuş ve hedef alınmış.  
 Ağıza alınmayacak, insana yakışmayacak hakaretlerle masumiyete, iyiliğe, gerçek, aydınlık olana saldıranlar  ülkeyi fiilen yağmaladılar.  Sattılar, peşkeş çektiler.
Ne uğuruna?  Siyaset değil onların yaptıkları, asla değil!  Siyaset halka hizmette en iyiyi seçmektir.   
Ben, mükemmel değilim, hatalar yaparım, onlardan ders çıkarırım. Yüreğimde kin ve nefretin yeri yok, olmadı, olamaz. Lafta kalmaz söylediklerim.  Boş sözler vermem, yalanlarla menfaat sağlamam.  Ben, İnsan'a dair umudumu kaybetmedim,  çünkü o Yaradan'ın mucizesidir. Yıllardır Türkiye Cumhuriyetini yıkmak için onun her nimetinden faydalananlar  yüzbinlerce Vatan evladını şehit vermiş  bu halkı yönetemez. Onlar olsa olsa sandık hırsızlığı, hukuksuzluk,  şiddet ve savaş çığırtkanlığı yapıp vatana ihanet eder!  Bugünkü hal millet iradesiyle oluşmadı, bunu  çok çok iyi bilirler! 
Mustafa Kemal ATATÜRK'ün dediği gibi:
"Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!"

eylül






9 Nisan 2017 Pazar

Peynirli yufka böreği




Gerekenler:  beş hazır yufka, 300-400 gr peynir veya lor peyniri, maydanoz, 2 yumurta, 3-4 yemek kaşığı yoğurt, bir bardak süt, yarım bardak sıvı yağı,

Önce maydanoz inçe doğranıp peynire iyice karıştırılır.
Sos hazırlanır; yumurtalar yoğurt ile çırpılır, süt ve yağ eklenir, az tuz ile tatlandırılır.

Bir yufka alıp ikiye bölünür, üzerine sostan sıvanarak diğer yarısı ile kapatılır. Tekrar sos sürüp düz ucuna peynirli içten koyup rulo yapılır. Yağlanmış fırın tepsisine ortadan başlayarak yerleştirilir.
Tüm yufkalar bittiğinde kalan sostan üzerilerine sürüp 200 dereceye ısıtılmış fırında pişirilir.

Not:
Eğer peynir fazla kuruysa yumurta, krema  veya az yoğurt karıştırılabilir.



Taksim, İstiklale en son ne zaman gittin?



İki-üç hafta önce oradaydık. En son ne zaman gittiğimi hatırlamıyorum, belki dört beş yıl olmuştur.  Uzak mı? Değil, bu trafikte bir saatlik yol, kısmet olmadı, kısmeti de zorlamadık, zaman geçti.  Olan olmuş, kısaca, ben hala  o bahar soluklu mart günü akşamüstündeyim.  Bir yanım "gitmeseydik", diğer yanım "gidip görmeseydik", ve "neden? niye kıydınız?" diye isyan edip avaz avaz haykıran benliğim.
İstiklal caddesi savaş sonrası bir hale bürünmüş, kimbilir orayı "keşf" eden suriyelerin yabancılık çekmemeleri için belediyenin hizmetidir(!).  Kaldırım yok, asfalt yok, çatlaklarla, toz içinde, garip inşaat artıkları, paravanlar...  Kalabalık mı? Kalabalık, yabancı, arabesk, tekinsiz.
Gezi Parkına çıktık, aynı manzara. Toz toprak içinde, terk ve istila edilmiş. Etrafında polis barikatları.
Taksim anıtı, hala yerinde.  Dört bir yanı suriyeli darbukacılar, şarkıcılar, meraklı sığınmacılar.
Irkçılık mı? Değil. Umurumda da değil, kim ne düşünürse düşünsün.
Taksimin dört bir yanı basiretsiz, bölücü, kindar, vatansız siyasetçilere esir düşmüş.  Türkiye yaralı. Sırtından hançerlenmiş.
Sahi, en son ne zaman Taksim, İstiklale gittin?..

eylül


1 Nisan 2017 Cumartesi

Halit Akçatepe'yi uğurladık bugün de Yevgeni Yevtushenko- Евгений Евтушенко



1932 doğumlu Rus şair yazar.  İlk şiir kitabı 1952 yılında  ve  günümüze kadar 150 kitabı yayınlanmıştır.
Bir diğer konu Nazım Hikmet Ran'ın yakın arkadaşı olması. Birçok eseri arasından bu şiiri seçmemin sebebi :



NAZIM'IN YÜREĞİ

Usanınca gerçeklerin yalanından,
Kaygan, yüzsüz baskıdan,
Tunç Nâzım'ı anımsarım
Ve sesini
Biraz hançerimsi :
"Merhaba kardaşım...
Ne o, neden yüzün asık öyle
Boş ver!
Yoksa şiir mi takıldı bir yerde?
Gel, birlikte bitirelim.
Paran mı yok?
Bakarız bir çaresine, dert değil.
Kız mı?
Aldırma bulunur..."
Oysa asıl kendisinde var bir şey,
İçini kemiren
Yüz çizgilerinden dehşetle akan :
"Hepsi iyi de,
Şu yürek ağrısı...
Adam sen de
Ağrıyadursun, yaşıyoruz ya..."
Kimisi için şiir bir roldür,
Kimisine bir dükkân,
Kazançtır.
Onun içinse ağrıdır şiir,
Rol değil.
Nâzım'ın yüreği de ağrıdı durdu işte.
Üzerine titreyen doktoru bir gün,
Hani pek de güvenemiyerek,
Tenbih etmişti bana :
"Bakın" demişti,
"Keskin konulardan kaçının ki
Ağrımasın Nâzım'ın yüreği..."
Hey gidi doktor...
Hastanız gitti.
Yaramadı çabalarınız.
Yüreğiyse onun
Gizli gizli çarparak
Sürdürdü ağrısını
Ölümünden sonra da.
İçimdeki acı için ağrıyor,
Türkler için, Ruslar için ağrıyor,
Kendisi gibi mapusta özgür olanlar için
Özgürlükte mapus gibiler için
Ağrıyor.
Hapisane acılarıyla yanan o yürek
- Ölümden sonra bile -
Dinlemiyor doktorları,
Korkak olduğumuz zaman
Ağrıyor.
Neme gerek dersek
Ağrıyor.
Onun gibi açık yürekle :
"Merhaba kardaşım..."
Diyemezsek ağrıyor...
Varsın ağrısın
Hepsi için yüreklerimiz,
Tek ağrımasın Nâzım'ın yüreği...

Yevgeny Yevtushenko (Евгений Евтушенко)
 ( 1932 -  2017 )

( Rusya )


 Çeviri : Ziya Yamaç

19 Mart 2017 Pazar

Şehrin fısıltısı

Doğayı seyretmeyi seviyorum, lakin içinde yaşayamam. Kırsalın insanları benim gözümde farklı uygarlığa ait gibiler. Farkındayım oysa, senin benim gibi oldukları. Hayatlarını kıskandım mı? Sanmıyorum. Yaşadıkları yerler, sahip oldukları veya olmadıkları hiçbir zaman ilgimi çekmedi. Diğer yandan, şehirden gitmeyi kimbilir kaç kez dillendirdim. Küçük hayaller kurup, huzurun peşinden gitmek istediğimi inkar edemem, doğrudur. Vahaya ulaşma çırpınışları bunlar, susuzluğumu giderip yola düşerim.   Biliyorum, orada yapamam.
İddialı bir laf oldu, yaparım aslında, bir vakte kadar. Belki o vakit gelmeden zamanımın sonuna bile varırım. Mesele olmaz. Doğayı seviyorum, mevsimlerin her biri bende ayrı heyecan, öyle böyle yapabilirim. Yine de yetmez. Tanıyorum çünkü kendimi. Seslendirmediklerimi biliyorum.
Şehrin nesini mi sevdim? Sevmedim, sadece içinde olmayı istedim. Onun dilini öğrendiğimden olmalı.  Bayılacak bir yanı yok gibi; gürültüsü, trafik karmaşası, insanların tüketim çılgınlığı, kozmopolit yapısı v.s. Ne bileyim, semtlerin farklılığı ve o farkı pekiştiren yerel yönetimin tarafsız olmayışı, kısaca sevilecek pek yanı yok. Bana gelince, herşeyin hep iyi tarafından bakarım. Bir de, fısıltısına kapıldım şehrin.
Eski şehrin kalıntıları oldum olası beni cezbetmiştir.  Geçmişi olan sokakların evleri beni her daim kendine çekmiştir.  Yaşanmışlığın çığlıkları ile sarsıldım.  Merak mı desem? Yok, değil.  Gizemin çekiciliği.

eylül

16 Mart 2017 Perşembe

Bu borç ödenmez...

Vatan, vatan...
Ortalık toz duman.  Tüm kelimelerim yorgun, gördüklerim, duyduklarım yüzünden bana ait olmayan utanç içindeyim.  Cümleler haykırıyor beynimin içinde, sessizliğimde boğuluyorum.


12 Mart 2017 Pazar

Olağan Hal Bu Hal

Gecenin bir vakti. Birden  uyanırsın, kapı gıcırtısı ardından ayak sesleri duyulur.  Gözlerini karanlığa açtın, onu delip görecekmiş gibi bakarsın. Kalbin deli deli çarpar,  eyvah.  Ürperti gelir, içinde düğümler çözülür, elin ayağın boşalır, ya seni mi bulur tüm bunlar, şimdi ne yapacaksın? Kapı aralığında önce el feneri ışığı belirir, gözlerini sımsıkı kapatıp uyur numarasına mı yatsan yoksa komodinin üstünde ne varsa eline alıp gelene mi  dalsan?  Hemen karar vermen lazım,   ÖYS, YGS, LGS her ne ise, soru fena, zaman kısıtlı. (1.şık) Hadi örtüyü başının üstüne çektin, neyin var neyin yok soyulup soğana çevrilmeyi sineye çekerim desen, ne malüm sana ilişmeyeceği?  (2. şık) Gece lambasını kapıp Allah ne verdiyse canını, evini, malını mülkünü kahramanca savunsan mı, ne yapsan?..


Hal bu hal.
kolaysa siyaset yapma...

eylül



26 Şubat 2017 Pazar

Hayat bir şaka ve hepimiz gülmüyoruz


Ekranda Anthony Bourdain, aklımda düşünceler,  ikiye bölünmüş gibi hissine kapıldım.
Bu anlar bana çok tanıdık, ilk kez gelmedi başıma.  Mesele yemek-gezi  programını takip etmek değil, tüm bölümlerini izlemedim lakin denk geldiğinde seyretmekten de geri kalmadım.  Anthony Bourdain' in başarılı olması değil, beni etkileyen karelerin içindeki birbirinden farklı ve bir o kadar benzer dünyaları keşfetmek.  Kimbilir, belki saatler süren çekimlerden  sonra yayınlanacak sahnelerin seçimi çok isabetli olmuş. Ne bileyim,  doğal, mizansene gerek duyulmadan, ezbersiz, hazırlıksız yapılan çekimlerin   etkisi. Diğer yandan da bu düşüncelerin tümü bana ait olduğunun farkındayım, yani, kimsenin bana katılması beklentim yok veya katılmamasını sorun etmem.  Önyargılı olmamak kaydıyla bu gibi  serileri izlemek insanın dünya görüşüne katkısı olur mutlaka, düşündüğüm bu.  Farklı ülkeler, insanlar, mutfaklar, hayatlar insanı öyle böyle değil, derin derin düşündürür, misal ben😄 Elbette turistik gezi psikolojisinde olmadım, zaten öylesini nedense hiç sevmedim, ikiye bölünmüş hissimin sebebi başka.

Arka plandaki müzik, sokağın kendine has sesleri,  doğrudan mideye  çalışan yiyecek görüntüleri, tatili çağrıştıran doğa harikası kıyılar, daha neler neler...  Bunlar benim gördüklerimden hiçbiri değil. Ne özendiren ne de keyiflendiren hiçbiri değil.  Hayat, çırılçıplak ruhlar ve hayatın ironisi, benim manzaram işte bu.
Yaşam süresini bir bütün olarak aldığında eninde sonunda aşılmaz bir çaresizlik ile karşılaşırsın.  Depresif ruh hali her an eksi artıları servis ederken sonuçta  yaşanılası anlar yitip gider. Kendini kandırmadan yaşamak ise fazlaca sert.  Biraz polyanacılık fena olmaz, dozu aşmama kaydıyla😊, ancak o da yapmacık olmaz, hiç olmaz.

Bir televizyon programından bahsetmek için yazmak aklımın ucundan bile geçmedi,
tesadüfen yazımın içinde yer buldu.  Kendimce bunun bir sebebi olduğuna inandım ve bu sebep övgü veya tavsiye değil.
Keşke insan durup etrafına baksa. Tam anlamıyla kendini, kısa süreliğine bile olsa, unutup hayatın içindeki diğer hayatları görebilse.  Olmadı, en azından  denese.
Elbette ki hayat gezi, yemek, felsefeden ibaret değil.  Bence hayat, kimsenin çözemediği bir bilmece.  Dünya üzerindeki hangi uygarlık onu çözdü veya kusursuz etti?  Hangimiz hayata dair tüm bilgiye sahibiz? Hangimiz en,en, en ... olduk?
Kazandığın para yaşam koşullarını belirlediğine göre, bırakın kadın erkek eşitliliği insanlar arasında eşitsizlik sözkonusu.  Bu gibi laflar edince de siyaset çukuruna atılırsın.  Ah be hayat(!), aslında ah insan, ah...
İnsan garip bir varlık. Gücü ve güçsüzlüğüyle. Yaşam süresi ve onu nasıl dolduracağına gelince, yine çaresiz.  Ne kadar donanımlı olsa da kimse hayata hazır olamaz.  Hepimiz  bir şakanın ortasındayız. Ne şaka ama😔

Ruhunun derinliğine bakmayı başardığında kendinden başka herşeyi ve herkesi görmeye başlar, saf olursun. İnsanların bir sonraki davranışlarını kestirebilir, lakin tuzaklarına  düşersin. Saflığın  onların gözünde ahmaklık olur.   Hiç aldırma.

eylül


12 Şubat 2017 Pazar

Bilmek istemezdim... bugün var, yarın yokuz



Ne diyeyim, bir yandan nimet, diğer tarafı lanet gibidir bilmek.  Kafamı güzel eder sanırım cehaleti, sonra... tovbe bismillah, bilmeyi yeğlerim. Bu nasıl yaşamak? Nasıl bir hayat bu yaşatılan, yaşanan?..
Daha dün hayaller kuran çocuk ben değil miydim? Ateş böceklerini kovalayan, kamp gecelerinde yıldızları saymaya çalışan, kelebek kovalayan ben değil miydim? Ne kadar uzak kaldı o günlerim. Yıllar komplo kurmuş,
zaman üzerimi örtüp beni uyutmuş, olan olmuş, bitmiş... Ben hala buradayım. Canım yanıyor.
Ya, çok bir şey istemedim ki ben...

eylül


Bu gece öp beni / ΑΠΟΨΕ ΦΙΛΑ ΜΕ

Dile gelen yalnızlık var, bir de yaşanan. İçten içe yakanı, bezdireni, öldüreni, bir de özlenen, sarmaşık olunanı var.  Yankılanır içinde sesi, cevabında sen varsın.  Velhasıl, adını sadece senin bildiğin yalnızlığın içindesin.  İster istemez, oradasın.  Sana sorulmamış, götürülmemiş, düpedüz kendin gitmişsin.  Bilerek, bilmeyerek vardığın yer.  Oysa  akıl var denir. Mantık var denir. Canı cehenneme, olanlar olur, tek gerçek bu.
Gün olur ona şükreder, gün olur lanetlersin.  Ömür işte, göz açıp kapayana kadar geçer. Ömür işte; kimilerce  oyalana oyalana, oynaya oynaya, kimilerce vicdan törpüleye törpüleye geçer.  Öyle veya böyle ömür geçer, vardığın yerdesin...

eylül


8 Şubat 2017 Çarşamba

Sonsuz

Tanrım, bu dünyada ne çok acı var!..  Aklım, yüreğim nasıl dayanır bu keskin gerçeğe? Ruhum nasıl huzur bulur bu kıyamette?
Aşkım, Günışığım,  Sebebim, gücümüz yok acıları dindirmeye. Ben, sana sımsıkı sarılıp koynunda gözyaşı dökebilirim.  Kulaklarımı tıkayıp, gözlerimi yummam. Kendimi teselli etmem, kandırmam, oyalamam, çünkü   Aşkım, bu akılalmaz, cehennemi düzenin ortasındayız. Keder dağlarından,  çöl seraplarından geçer yolumuz. Çaresizlik okyanusunda çırpınan canların haykırışlarıyla vurulur vicdanımız. İnsanlığımız lime lime edilirken yüreğimizi ağlarız, biz buyuz.

Allahım, ne çok acı var bu yerde!.. Neden bu cinnet?..
Sihirli değneğim yok, gücüm yok, dünyayı kurtaramam.  Sen saçımı okşarken, ben gözyaşı dökebilirim, farkındayım,  huzur için yetmez.  Sessiz  isyanını okurum yüzünün her çizgisinde, kıvılcımlar yüreğime düşer, ruhlarımız yanıyor.
Yorgunum, umutsuz değil. Bu yer, bunca acı barındıran bu dünya , bizim olamaz, yorgunluğum bu sebepten.  Oysa yaşamak için herşey var. Güneş her sabah doğar, gece yıldızlarla bezeli gökyüzü. Mevsimler, tabiatın gönül telleri; onların müziği ile  uyanmak, yanıbaşında, Aşkım, mutluluk bu.  Uyanıp, hayat henüz dalmadan günümüze, o anda kalalım isterim Aşkım.  Zaman dursun, gölgeler düşmesin üstümüze, kendimizi kandırmadan, ertelemeden yaşayalım isterim.

eylül


28 Ocak 2017 Cumartesi

Kıyıda kenarda kalan tarifler; kakaolu kurabiye



Kakaolu kurabiye

Gereken malzeme:

2 yumurta
60 gr tereyağı
130 gr şeker
40 gr kakao
1 çay kaşığı Kabartma tozu
130 gr un
1 çay kaşığı hazır kahve
Ayrıca:
 toz şeker, pudra şekeri

Oda ısısındaki tereyağı ve  şeker mikser yardımı ile krema halini alana kadar çırpılır, ardından yumurtalar  tek tek eklenir. Önceden elenip hazırlanan un, kakao, kahve ve kabartma tozu karışımı yumurta tereyağı ve şeker karışımına karıştırılır. Oldukça yumuşak kıvamda olan hamur(kapalı kapta) buzdolabında en az 3 saat  bekletilir.
Kurabiyelerin dışı için iki ayrı tabağa toz ve pudra şekeri hazırlanmalı.  Tatlı kaşığı yardımı ile hamurdan alınan parçalar yuvarlanıp( eller biraz ıslatılır) önce toz  sonra pudra şekerine batırılır.
Pişirme kağıdı üstüne, aralıklı yerleştirilen kurabiyeler 180 derecede(fan açık) 12-15 dk pişirilir.


12 Ocak 2017 Perşembe

İdrak


"Hayır" diyebilmek bazen kolay, bazen ise çok zordur.  Aslında bu "evet" için de geçerli. Bu iki kelime insanın hayatını kökten değiştirebilme gücüne sahip, bazen de  hayatına malolabilir.  Bu bir gerçek, az da olsa kafa karıştırıcı bir gerçek.  Düşünün, bir kelime ile neler  yapabilirsiniz! Kendi veya bir başkasının yaşamına çekilen kalın  bir çizgi.  Bir kelime ile başlayan veya bitenler, olabilecekler veya asla gerçekleşmeyecekler.  Her iki durumda da sarsıntı söz konusu, pozitif veya negatif.  Oysa öyle  görünmüyor, masum birer kelimedir her ikisi.    Kelimelerden birini seçmek ve ifade etmek için önce konu hakkında  bir karara varmak gerekir.  Yani sırf  öylesine  "hayır" veya "evet" diyemeyiz, bunun sorumluluğunu da taşımalıyız.   Kırmamak için "hayır" diyememenin sonuçlarına katlanmak zorundasınız, yok başka bir yolu.    Heves  doyurmak adına da  "evet"  demek aynı riski taşır: sonuçlarına katlanmak.  Bütün bunlar yaşamın küçük, zalim şakaları.
Kendimizle ve insanlar ile ilgili bazı şeylerin farkına varmak zaman alır. Kişiye göre değişen bir zaman aralığı.  Sadece bu yeterli değil ve kesinlikle tecrübe ile ilgisi yok.  Zaman, yer, koşullar; bunların  seçenekler ile alakalı olduklarını düşünüyorum.  Bazı durumlarda kimileri için doğru zaman, yer ve koşullar başkaları için doğru  olmayabilirler ve unutulmamalı ki kişinin özellikleri de belirleyici.  Bütün bunların sonucunda "hayır" veya "evet" ne bir ödül, ne de ceza olmalı.  Kelimeler, can yakan  tarafında  veya canı yanan tarafında, güçlü veya güçsüz belirleme oyununun zarları olmamalı.  Eğer mantıktan yoksun, sadece kişisel  çıkarlar uğruna alınan kararlara  boyun eğmek, eğdirmek ister ise insan bu onun seçimi, ne kaderden dem vurulur, ne hayattır suçlanacak.  Akıl var, mantık var. Akıl, mantık ve daha da önemlisi: özgür irade var!..   Evet, bu sebeple başkasının özgür iradesi hiçe sayılamaz.   Başkasının yerine karar verilemez.   Belki kırılmalı insan, çünkü o kırılma ardında belki de idrak  vardır.  İlla ki kırılmalı demiyorum, aslında "idrak-anlamak" çok güzel bir kelime. Anlamı güzel  bir kelime.  Her "evet" ve "hayır"ın bir anlamı vardır, doğru veya yanlış  demek  istemiyorum. Doğru veya doğru olmayabilen diye adlandırmak bana daha sempatik  göründü.  "Hayır" demek sana göre doğru  gelmeyebilir. Peki "evet" demek  bana  doğru gelmiyorsa?..   Mühim olan  kendimizden emin olmak değil mi?  Mühim olan  başkalarını  da anlamaya çalışmak değil mi?..  Kendine ayırdığın "hayır" ve  "evet" leri başkalarına sunamazsın.

Hayatı siyah-beyaz yaşamak ve yaşatmak  çaba gerektirmez, herşey net, basit, yaşanmış, denenmiş ve onaylanmış.  Katı kurallar içerisinde verir ve alırsın ve şüphesiz  beklentiler içerisindesin.  Duyguları yok sayarak, göze-göz, dişe-diş yaşamak   cinayet işlemeye benzer.  Sorgulamadan, umut büyütmeden, ardına baka baka yaşarken,  içindeki sadece sana ait farklılığı yavaş yavaş öldürürsün.  Hayat, bir sahne, bir durumdur  ve her kişinin kendisine ait yaşamı hayatın bütününde küçük bir ayrıntıdır.   Ucsuz  bucaksız bir vadinin üzerine eteklerini örtmüş gecenin içinde parıldayan ateş  böcekleri misali. Her biri kendi ışığında yolunu aramakta, her biri farklı yöne kanat  çırpmakta, aynı vadinin  uçsuzluğunda.  Özgür irade özgür ruhlarda parıldayan  rehber yıldız gibidir.  Eğer bir kişi sahip olduklarının farkında değilse ve hazine aramakla  geçtiyse  yaşamı, boşa geçmiştir. İnsanın yaşam şifresi ruhunda gizli.  Tüm sorularının cevabı  gibi...

eylül
İstanbul/2009




Kendini Aşk ile bulabilme ihtimali




"Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,

  Bir çok seneler geçti, dönen yok seferiden..."



Yahya Kemal Beyatlı'nın Sessiz Gemi şiirindeki bu mısralar bu kez kaybedilenleri değil, kaybedenleri düşündürdü bana. Kaybeden yerinden memnun mu?..  Karşı penceredeki hayatı merak eder, içine girmek ister.  Diğer masaya konan tabaktaki yemek ona daha leziz görünür.  Yüzüne  hissiz ve yalancı bir maske yapışır, adeta teninden bir parçaymışçasına gibi.  Gülümsemeler üstüne üstüne yağır, kıvranır tarifsiz acılar ile, anlam veremez...  Gizlenir, iyice saklanır kendine hazırladığı kafeste, herşeyin ve herkesin ortasında oysa: kendi hayatının arenasında.
Kaybeden olmak hiç kolay değil ve ne yazıktır ki çok kolaydır.  Burada  bir çoğu memnun değil yerinden... 

Kimbilir, belki de her zaman  farkında olmuyor  insan, kayıplarının...  Ya da farkında olmamayı seçiyor, istemsiz veya telaş ederek.  Bence sıkı bir olaydır durup kendine -şöyle böyle değil -derinden  bir bakmak. Hoşa gitsin veya gitmesin, yüzleşeceklerine rağmen içine içine bakmak hiç kolay olmamalı. Bana göre öyle.  İnsan  ruhuna iyi bakmalı, kendine iyi davranmalı ve  ona iyi gelecek tek şey Aşk, gerçek Aşk.  Ne kadar uzak tutulursa tutulsun, ne kadar ulaşılmaz olduğu inanılırsa inanılsın  o insanı terk etmez, gitmez.  Zamanı, koşulları, yeri yok,  Aşk her yerde.  
Şu Hayat hengamesinde  yer kapma koşuşturmasında, birbiri ile yarışan, birbirileri ile çatışan  insanlar bir an için olsun  herşeyi unutup  yüreklerine bakabilseler o muhteşem ışığı görebilme ihtimalleri var.  O ihtimal gerçek olduğunda tünelin karanlık ucundan ışığa  doğru bir yolculuk  başlar.   İhtimali ıskalamak mı?  Kaybeden olmak demek.   Kendini bulamamak.

Hüzün yüklü, belli ki şairin kalemine çaresizliğin  konduğu bir anda yazılmış bu şiiri okuyorum. Bir yerde birileri aynı şarkıyı dinliyor olabilir, kimbilir.  Bu gemide herkes için bir yer ayrılmış, bir yolun sonunda başlayan bir başka yolculuk bu.   Ne ayrılık var ne de son... Eğer Aşk ile buluştuysa kalpler bu gemi Sonsuzluğa yol alır.


eylül


9 Ocak 2017 Pazartesi

Uyan Türkiye'm





Makarnalı beyaz lahana tarifi

Fırında makarnalı beyaz lahana yemeği

Bu yemeğe verilen orijinal isim bu, lakin  itiraf etmeliyim ki aklımdan "daha bir afili adı olmalı" diye geçmedi değil.  Dolması, kavurması, etlisi etsizi, salatası, turşusu; beyaz lahananın sofrada sessiz hakimiyeti var gibi gibi:)

Alttaki tarif oldukça eski bir yemek kitabından alıntı. Değiştirdiğim tek şey üstünde kullandığım beşamel sos. Orijinalindeki sos malzemesini de altta belirttim.

Avrupa'da peynirli, yumurtalı fırınlanmış yemekler, Doğuya gittikçe kavurma, etli kapama olarak tercih ediliyor.  Damak zevki tartışılmaz.

Bu yemeğe gelince; lezzetli, farklı, denemeye değer. İster ana yemek, ister ara sıcak veya soğuk;)  ister köfte, ister hindi tandır yanına yakışır.  Yine de damak zevki tartışılmaz.  Keyif, sahibine özeldir;)



Gereken malzemeler:

1-1,5 kg beyaz lahana
200 gr makarna
Tuz, karabiber,
Zeytinyağı
3/4 su bardağı rendelenmiş peynir(rendelenmiş pizza peyniri veya yağlı beyaz peynir)

Beşamel Sos;
Tereyağı
1 tepeleme yemek kaşığı un
1,5 su bardağı süt
Tuz
Karabiber
1 yumurta

Üstüne;
rendelenmiş kaşar peyniri

Lahananın üst yaprakları çıkarılır ve daha kolay doğranması için dilimlenir. Her parça ince ince kıyıldıktan sonra derin bir kaba alınıp tuzlanır ve iyice ovuşturulur. Zeytinyağı eklenmiş tencereye alınır, karabiber serpiştirip yumuşayana kadar kavrulur.
Diğer yandan 200 gr makarna haşlanıp süzgece alınır. Kavrulmuş olan lahanaya makarna ve rendelenmiş peynir karıştırılıp yağlanmış fırın kabına yerleştirilir.
Sosun hazırlanması için un tereyağında sararmadan kavrulur ve süt eklenir, karıştırarak koyulaşması sağlanır. Orta kıvamda bir sos olmalı; ne çok fazla akışkan ne de çok koyu olmamalı. Tuz ve karabiber ile tatlandırılır ve yumurta eklenerek hızlıca karıştırılır.
Fırın kabındaki makarnalı lahananın üzeri sos ile kaplayıp üstüne rendelenmiş mozarella veya herhangi eriyen beyaz peynir serpiştirilir. 220 derecede fırınlanır.
Fırından almadan önce üzerine rendelenmiş kaşar peyniri ekleyerek kızarana kadar bekletilir.

Not:
Bu yemeğin orijinal tarifinde beşamel sos yerine bir bardak süt veya yoğurt ile çırpılmış 3 adet yumurta kullanılmıştır.




5 Ocak 2017 Perşembe

Muhteşem!..


Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'ni seslendirdiler...


Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!
Mustafa Kemal Atatürk
20 Ekim 1927



4 Ocak 2017 Çarşamba

Portakallı kurabiye



100 gr şeker
100 gr tereyağı (soğuk)
1 yumurta
35 ml portakal suyu
280 gr un
Kabartma tozu
2 portakalın kabuğu rendesi
Az yıldız anason rendesi( ben kullanmadım)

Ayrıca: biraz toz şeker ve biraz pudra şekeri

Şeker, küçük kesilmiş soğuk tereyağı ve yumurta karıştırılır. Portakal suyu ve kabartma tozu ile birlikte elenmiş olan un ilave edilir. Son olarak rendelenmiş portakal kabuğu eklenerek hamur hızlıca yoğurulur ve şeffaf folyoya sarıp buzdolabında 1 saat bekletilir.
Süre sonunda ceviz büyüklüğünde bezeler hazırlanır ve  önce toz şeker ardından pudra şekere batırılıp pişirme kağıdı üzerine aralıklı dizilirler.
 180 derecede  (fan açık) 15 dk  fırınlanırlar.

Not:
Fırın konusunda olası farklılıklar göz önünde bulundurmalı. Kurabiyeler kızarmamalı.



Zeytinli açma



2,5 - 3 bardak un ve gereğinde kullanmak üzere 1,5 bardak un
250 ml su
40 gr tereyağı
1 yemek kaşığı şeker
1 tatlı kaşığı tuz
1 çabuk maya

İçine: kıyılmış siyah zeytin
25 -30 gr oda sıcaklığında tereyağı

Üstüne:
Yumurta sarısı , az sıvı yağ


Su, şeker ve tuz ateşe dayanıklı bir kapta ısıtılır ve içine tereyağı eklenir.  Yoğurma kabına un ve maya karıştırılır(çabuk maya), erimiş yağlı ılık su karışımı ilave edilir ve yumuşak pürüzsüz hamur yoğurulur( gereğinde un ilave edilir).
Mayalı hamur hafif yağlanmış kapta, ılık yerde 1,5-2 saat kabarmaya bırakılır.
Yumuşak, hafif bir hamur elde edilir.  Bezelere ayırıp tek tek  yuvarlayıp unlanmış yüzeye sıralanırlar. Her bezenin üstüne küçük bir parça tereyağı bırakılır.
Hamur topaklarından her birini iki elle bastırıp çekiştirerek yağın yüzeyde yayılması sağlanır.  Açılan hamur, üstüne kıyılmış zeytinlerden serpiştirip rulo yapılıp iki ucu birleştirilir.  Bu şekilde hazırlanmış olan açmalar fırın tepsisinde 30 dk  daha bekletilir.
Çırpılmış yumurta sarısı ve az sıvı yağı karışımı sürülüp 200 dereceye ısıtılmış fırında pişirilirler.