12 Eylül 2017 Salı

Hayatın Şarkısı

 Birkaç gün önce Google+ 'da bir şarkı videosu yayınladım. Annem için. Eski bir şarkı ve orijinali kime ait olduğu tartışılan. Hatta  dava konusu olan. Bazılarımız bu şarkıyı Alla Pugaçova'dan
"Million Alyh Roz" olarak farklı bir hikaye ile dinlemiştir, dans müziği olarak kullanılmıştır.
Ben bu versiyonunu sevdim. İsterdim ki kelimesi kelimesine tercüme edeyim lakin çeviri hatası küçük de olsa yazara saygısızlık olur düşüncesindeyim.


Bu şarkıyı annem için çalmak istememin sebebi kişisel. Yarın annemin ölüm yıldönümü...





Dāvāja Māriņa 

Sözler:Leons Briedis   
Müzik: Raimonds Pauls


Şarkı sözlerini tam olarak tercüme etmektense  kısaca özetlemeyi tercih ettim. 
Şiirdeki kahramanlar bir anne ve kızı. Çocukluğunda ne zaman canı acısa annesine koşup sarılan, teselli bulan küçük kıza annesi acısını unutmasını, üzülmemesini söyler, hayatın ona mutluluk vermesini diler.
Devamında, yıllar sonra annesini kaybeden kızın hikayesi başlar. Ne zaman kendini kötü hissetse, içinde sızı duysa Marina kendine annesinin ona gülümseyerek söylediği şarkıyı söylemeye başlar. 





8 Eylül 2017 Cuma

Kaşar Peynirli Kabak



İtalyan mutfağına dair 'parmigiana di zucchine '  türkçe tercümesi parmesanlı kabak tarifinin kendimce uyarlaması:)  ;  bir de 'parmigiana di melanzane' yani parmesanlı patlıcan tarifi mevcut, bazı internet paylaşımlarında ' patlıcan kuleleri' olarak bulunur. Ayrıca ada ve Beyoğlu meyhanelerinde meze olarak sunulmakta.  Muhteşem!
Marketlerde parmesan ve mozzarella  bulmak kolay, tarifin orijinalini denemek isterseniz, bilginize...



Gereken malzeme:

Üç adet orta büyüklükte kabak
Evde hazırlanmış domates sosu
Eski kaşar peyniri 50 gr
Taze kaşar peyniri 150 gr (peynir ölçüsü kullanılan kabak miktarı ve büyüklüğü ile değişir) 
Zeytinyağı, tuz

Domates sosu:
Zeytinyağı 
2 diş sarımsak
5-6  kabuğu soyulmuş ve rendelenmiş domates
Kekik, karabiber, acı pul biber, tuz, 
1 Tatlı kaşığı şeker 
Önce yağ ısıtılır, ezilip kıyılmış sarımsak kavrulur ve domatesler eklenir, tuz, şeker ve diğer baharatlar ilave edilir. Kısık ateşte ara sıra karıştırarak hafif koyulaşana kadar pişirilir.

Kabaklar boyuna ince  dilimlenir ve ısıtılmış teflon ızgara tavada her iki tarafı kızartılır.
Fırın tepsisine önce bir miktar domates sosu dökülür ve üstüne bir sıra kabak dilimleri  yerleştirilir ve  domates sosu ile sıvanır sonra üstüne dilimlenmiş veya rendelenmiş taze kaşar peyniri ve rendelenmiş eski kaşar peyniri serpiştirilir. Bu işlem aynen tekrar edilir. 
200 derece ısıtılmış fırında üstü kızarana kadar pişer.


30 Ağustos 2017 Çarşamba

30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun!

Kelimeler yetersiz gelir Atatürk 'ü anlatmak için.  Duyguları ifade edememek öyle bir çaresizlik ki...
Sonra birden anlam kazanır bu insani hal;  muazzam bir hayat ve o kısacık ömrün içine sığan  muazzam zaferleri anlatmak, resmetmek, şiire dökmek hep eksik kalır.  Kimbilir, belki  yüreklerin duygu yağmurunda  ıslanmak daha bir anlamlı...

Kutlu Olsun 30 Ağustos Zafer Bayramımız!

Teşekkür ederim ATA'm...


22 Ağustos 2017 Salı

Kullanım Kolaylığı ve Estetik Bir Arada

Derin dondurucuların faydalarını anlatarak zamanınızı almayacağım, uzun süreli gıda depolama için başka bir seçeneğin olmadığını zaten biliyorsunuzdur. Henüz bilmiyorsanız da, bu yılki Kurban Bayramı’nda öğreneceksiniz zira etleriniz buzdolabı içerisinde en fazla bir hafta dayanacak! Yani ister et, isterse de diğer gıdalar için uzun süreli depolama yapmak istiyorsanız, bir derin dondurucu kullanmanız gerekiyor. Bu bakımdan iki seçeneğiniz var: yatay ve dikey derin dondurucu modelleri. Yatay olanlar bir sandığı andırıyor ve kapakları üst kısımda yer alıyor. Dikey olanlar ise aynı bir buzdolabı gibi: Kapakları ön kısımlarında bulunuyor ve (isminden de tahmin edebileceğiniz gibi) dik şekilde kullanılıyorlar. Ben, tercihimi dikey derin dondurucu modellerinden, hatta daha net söyleyecek olursak, UED 5170 DTK A++ modelinden yana kullandım.
                                                               
Neden derseniz, her şeyden önce Uğur Soğutma markası güven veriyor. 60 yılı aşkın bir süredir derin dondurucu üretiyorlar ve bu nedenle benzersiz bir uzmanlıkları bulunuyor. Unutmayın, bu cihazları on yıllar boyunca kullanmak için alıyorsunuz ve he sağlamlıkları, hem de servis ağlarının yaygınlığı önem taşıyor. Uğur Soğutma, her iki bakımdan da beklentilerimi fazlasıyla karşılıyor. Gelelim tasarıma: UED 5170 DTK A++, dikey bir derin dondurucu modeli. Ben bu tasarımı seviyorum zira kullanması daha pratik geliyor: Aynı bir buzdolabı gibi rahatça kullanabiliyor, hatta buzdolabının yanına koyarak uyumlu ve estetik bir görünüm elde edebiliyorsunuz (ben öyle yaptım, tavsiye ederim).
UED 5170 DTK A++ yalnızca 46 kilo, yani kimseyi çağırmama gerek kalmadan bir köşeden diğerine kolayca taşıyabiliyorum. İç hacmi 170 litre, sadece benim değil, komşularımın gıdalarını bile depolamaya yetiyor! A ++ enerji sınıfında olduğu için, neredeyse hiç elektrik harcamıyor. En sevdiğim özelliği de, elektrik kesintilerinde bile içindekileri 15 saat boyunca korumaya devam edebilmesi oldu. Sık sık kesinti yaşanan bir yerde oturuyorsanız, emin olun bu özellik çok işinize yarayacak. Satın almak için https://satis.ugur.com.tr/item/ued-5170-dtk-a/100028 adresini kullanmanızı tavsiye ederim, peşin fiyatına 12 taksit yaptırarak kredi kartınızla alabiliyorsunuz. Geniş iç hacimli, dayanıklı, pratik ve uygun fiyatlı bir derin dondurucu arıyorsanız, UED 5170 DTK A++ modelini gönül rahatlığı ile tavsiye ediyorum.
                                     
Bir boomads advertorial içeriğidir.

Batı veya Doğu sadece coğrafya


Başlığa bakıp sosyoekonomik, teokratik analizlere girerim sanma. Kocaman, uzun laflar etmek kafa karıştırmaktan öteye gitmez.  Sadelik iyidir.  Gösterişsiz, basit ancak pratik olmak iyidir.  Günlük hayatta sorun yok, lakin edebiyatta biraz farklı.  Basit sözcüklerle anlatırsın, yavan kalır anlaşılmaz,   illa ki misal vermek gerek.  Ukalalık etmeden becerebilmek  ne ala.  Bazen en anlaşılır olmak için fazlasıyla uğraşsan yetmez. Böyle durumlarda geriye kalan seni okuyup dinleyenin izanına teslim olmak.  Çaresiz. 
Bir de dinletmek ısrarında olanlar var. Öyleleri taraftar arar. 

Nereden çıktı bu batıcılık, doğuculuk?  İşine geldiğinde "bu dünya hepimizin" , " birleşsin tüm insanlar" falan filan, sahipleniriz Batı'yı da Doğu'yu da.  Birilerinin keyfi ister, ayrılırız  doğuluya, batılıya. 
Gerçek olan iklim ve konum.  Öğrenciliğimi düşündüm de, coğrafya dersi sıkıcılığına rağmen ilginçti. Tarih, aynen. O derslerin öğretmenleri bunun farkında olmalılar ki ısrarla bilgi yüklemeye çalışırlar. Önemli dersler. Tıpkı edebiyat, gramer, matematik, kimya, fizik, biyoloji (fen demiyorum). Elbette ki müzik, resim, dil, beden eğitimi gibi. 
Ne yazık eğitim hayatı yalnızca kariyer ile bağdaştırılır oldu. Eğitim, hayatta kalmak için bir nevi donanım.  Başına gelecek felaketlerle başa çıkabilmesi için donanımlı olmalı insan.  Eğitim özgürlük, aydınlık, medeniyettir.  Bu yüzdendir ki kirli emelleri olan siyasetin ilk müdahalesi eğitime olur.  Sınırlı eğitim, gelecek nesilleri kalıplaştırmak, özgür iradeyi bastırmaktır.  Emin ol, siyaset bilerek, planlayarak hareket eder.  Büyük bir yalanla: "millet için".  Büyük bir 'fedakarlık' ile çalışır iktidarlar, kendileri için mi?! Yok artık.  Müreffeh sosyal devlet için. Herkese ücretsiz eğitim, sosyal ve sağlık haklarından eşit yararlanması için çalışır(?!).  Çıkarlar gözetmeden, ayrımcılık yapmadan, gece gündüz çalışır.  Batı'yı Doğu'yu birbirinden ayırmadan, insanları kişisel tercihleri yüzünden yargılamadan, dışlamadan adilane çalışır(?!). 
Sözkonusu ticaret, lüks ve debdebe, para ve mevki olduğunda batıcılık ve doğuculuk olmaz. Halktan esirgenen neden malumlara mübah?  Hani herşey millet için?
Doğru lafa ne denir...
Herşey halk için;  gayretle çalışıp yine de iki yakayı birleştirememek, itaat etmek, verilenle yetinmek.  Üstelik batılıysa doğuludan ve doğuluysa batılıdan haz etmemek.
Oyalanması gerek tebaanın. Değil mi?.. 
Hizaya getirilmesi lazım avamın, insan kasaplarıyla, sınırsız vahşetle.  Sonucunda kurtarıcı rolünü oynayacak siyaset. Basit, çok basit bir oyun.  Hep bir pusulanın kadranında oynanan.  Batı veya Doğu sadece coğrafya, bunu hazmedemeyen ise sadece siyaset.  

eylül









20 Ağustos 2017 Pazar

Tereyağlı Açma


Gereken malzeme:

1,5 bardak ılık süt,  0,5 bardak zeytinyağı, 1 yumurta, 1,5 yemek kaşığı şeker, Silme tatlı kaşığı tuz, 1 paket çabuk maya, un: 3,5-4 bardak

-İçine sürmek için tereyağı 
-Üstüne yumurta sarısı 

Hafif yapışkan, yumuşak hamur yoğrulur.  Üstü kapalı olarak 40 dk mayalanmaya bırakılır. Hamur iki katı kabarmalı.  Birbirine eşit büyüklükte bezelere ayırıp her biri   az un yardımı ile tezgah üzerinde açılır.  Üzerilerine tereyağı sürüp rulo yapılır, şekil verilir.  Fırın tepsisinde 20 dk daha bekletilir. 
Yumurta sarısı sürüp 200 derece ısıtılmış fırında pişirilir. 

Not: 
-Un ölçüsü içeriğine ve bardak büyüklüğüne göre değişebilir.
-Hamur ne cıvık ne de sert olmalı, eliniz uygun kıvamı bilir:) 
-Üzerine sürülecek yumurta sarısına bir kaşık süt eklenebilir

-Tereyağı sürmeyip sade de yapılabilir. 





18 Ağustos 2017 Cuma

Selfish


Zaman zaman aklımdan geçen eksik cümleleri tamamlamak isterim. Düşüncelerin  ucunu kaçırsam da endişe etmem, nasılsa tekrar katılırlar zihnimdeki geçit törenine.  Bu bir hafıza sorunu değil, bundan oldukça eminim. Sorun da değil, düpedüz bir sonucun etkileri.  Hayat ve insan üzerine bu kadar çok kafa yorarsan olacağı bu.  Demiştim ben bunu, bizzat kendime. Huyum kurusun. 
Denedim bu konudan uzaklaşmayı, gerçekten. Bir işe yaramadı.  Bir labirentin çıkışını bulmanın mecburiyetiyle sorularıma cevaplar aradım.  Araştırdım, gözlemledim, sonuçlara vardım ve bunları yaparken kimseye saygısızlık, edepsizlik etmemiş olmaktan memnuniyet duydum.  Ferah bir his, vicdani huzurlu(tamam, tamam bu terim TDK'ya göre doğru olmayabilir, ben sevdim, yetmez mi?). Bencilce.   Bu sıfatı hiç sevmem.   Gerçek şu ki, insanız ve hangimiz bencil değiliz?..   

Bir konu hakkında yazarken gözlemlemek, araştırmak dediklerim asıl kaynağım olur. Olay ve davranışlara mantık ile yaklaşmak  flu bir resmin netleşmesi gibi.  Örtülü gerçekleri görebilir, anlayabilirsin. Hah, bunun sana bir getirisi olur mu? Tartışılır.  Kişiden kişiye değişir. Görebilmek ve anlamak insanın bakış açısını değiştirebilir. Hayatında fark yaratabilir. 
Tam burada başka bir şey geldi aklıma;
İnsan olarak duracağın safı kendin seçtiğini sanırken  olduğun veya olmadığın kişiliğin sebebiyle o saf için seçildiğin  düşündün mü hiç? Aklına düştü diyelim, bakalım  bencilliğin bunu anlamana izin verir mi?    O,  sadece kendini gördüğün kocaman bir ayna.  Dünyanın tüm yükünü sen taşırsın, dertlerin, acıların kimsede yok.  Kurbansın, zor kaderin kutsanmış  yolcususun. Senin dünyanda başka kimseye yer yoksa, kusura bakma, bencilsin.  Canın yandığında  ancak acıları anlayabiliyorsan, bencilsin.
Herşeyini kaybettiğinde   yoksunluğu fark edebiliyorsan, bencilsin.    Varlığınla saygınlığı satın alabildiğine inanırsan, acınası bencilsin. 
Bencil sadece kendini düşünür.  Ortada paylaşılacak ne varsa en büyük, en lezzetli, en kıymetli kısmı kendine  ayırır. Bencil emek vermez, gasp eder. Paylaşmaz, lütfeder.  Ne yazık bu yaşlı gezegende bencillik prim kazanma yolunda, durmaksızın. Üstelik yepyeni, çağdaş sözcükler kuşanarak.  Onur kırıcı.  Artık onurdan geriye ne kaldıysa. 

Birkaç yıl önce empatiden çokça bahsedilmeye başlandı, bir nevi moda akımı gibi. Basitçe insanlık denseydi, erdem, anlayış.  Sanki dünya yeni varolmuş gibi, önceki nesilleri aşağılamak ne demek?.. Saygısızca.  
Anlamıyorum, insan vicdanını nasıl görmezden gelebilir? Bencilliğin çirkin yüzünü maskeleyip nasıl rahat olabilir?  Suçluluk duymadan nasıl yaşayabilir?
Empati yapabiliyorum diyenlere sadece "gerçekten mi?" diye sormak isterim. Belki ufacık bir kuşku kırıntısı düşer aklına, sorular dokunur yüreğine, uyanır. Belki. Benim öyle umudum var.  Komik gelebilir, imkansız görünebilir lakin iyi ki umudum var.
Çünkü o bana ait ve çok kıymetlidir ve onu paylaşabilirim, sonsuzca.

Bazı sözcükler var, daha bir değişik gelirler insana. Onları kullanırken abartmadıkça sıkıntı değil.  Zira  pelesenk oluverirler diline. 
 "Selfish" bencilin ingilizce tercümesi. Dile hemen oturan şirin bir sözcük, insanın onu nedense sahiplenesi gelir.  Tınısı hoş, anlamı ağır.  Bencilliğin birazı hoş görülse de acaba kaç kişi bu suçlamayla karşı karşıya kaldığında ona itiraz etmez? 
Kendini düşünmek kötü bir şey değil.  Kendini üstün görmek, başkalarını küçümsemek, haklarında hadsizce kararlar vermek, kısaca kişiye ait görünmez sınırı geçmek kötü ve bencilce.  Ne ağıtları ne de acı feryatları duyurur sana bencilliğin.  Gözlerin görmez sebep olduğun felaketleri. İncittiğin ruhlar, kırdığın kalpler içini sızlatmaz.  Sağır, kör ve duyarsızdır bencillik.  Bu yüzden başlık olarak  selfish yazmayı seçtim, en azından söylenişi eğlenceli. 

Tahminimce soracaksın: "neden bu konu?" diye.  Özel bir neden yok.  Aslında var, insanım.  İnsanız.  Ben yazdım diye değişen birşey olmayacak. Öyle bir beklentim yok.  Görmezden gelememek işte. Samimiyetsiz olamadım.  Yazmak değil haykırsam ve tüm dünya duysa değişen birşey olmayacak.  Maksadım yok. Usandım. Yaşamaktan değil çirkinliği görmekten. Maalesef olan bu.  Sorun birbirimizi anlayamamak değil anlamaktan vazgeçtik. Bencilliğimizi büyüttük de büyüttük.  Korkarak, korkutarak hırslarımızı besledik. Çünkü, ne yazık,  güzele ve iyiye değil güce uzanmayı tercih ettik.   Hadi bakalım, yaptıklarımız bencillik değil mi?..   
Bazen çekip gidesin gelir. Düşünceler umutsuzluğun patikasında yol aldırırken yüreğinle tutunursun nefesine.   Büyük hesapların küçük insanlarına  sırtını dönüp  uyanmamak üzere uykuya dalmak istersin.  Öyle  bu tuzak ki, ona düşmek için yanıp tutuştuğunu hayretler içerisinde keşfedersin.  Böylesi bir bencilliktir seni tuzağına çeken...
Karmakarışık bir durum, isyanlarını, sevinçlerini bir arada tutmak.  Yine de yaşanmaya  değer, bazen bir pislik çukurunda, cehennemde ve bazen cennette hissettirse de  hayat.


eylül
























13 Ağustos 2017 Pazar

An

Seçmediğin bir gün hikayen yazılır, zamanın içinde bir an olursun.  Hayat ne kadar uzun görünse de, sana dair herşey bu kısacık anda. Savrulursun,  hayallerden gerçekliğe.  Bir başka gün herşeyin  bir yanılsama olduğunu   anlarsın.   Zamanın bir yerinde tüm kelimelerin ötesinde bir acı ile uyanırsın..  Duaların tek bir cevap için haykırır.  Takvimde küçük, silik bir noktasın, sonra bir gün gelir ve sen yoksun.  İçindeki saat durur.  Tüm ışıkların söndüğü bir yerde, tek başına, sessizliğin
içinde: hepsi bu mu? son çığlığın olur.

eylül



31 Temmuz 2017 Pazartesi

Bazı gerçekleri görmezden gelirsin, canını acıtacaklarını hissettiğindendir


(yarım kalan) 

İnsan yorgunluğu fena, tüm gücünü alır götürür.  Öyle böyle değil, kendine tahammülün kalmaz, oracıkta kıvrılıp son nefesini bekleyesin gelir.  Bedenin teslim olur benliğini ele geçiren ağır melankoliye, ruhun ömründen koparılmış  bir zaman parçasının içinde hapsolur.  Düşünceler, ucunu bulamadığın iplik çilesi gibi, çözmeye çalıştıkça düğüm düğüm olur.  Bundan böyle gözlerini yumup, kulaklarını tıkayıp yaşamak için kendine söz verirsin. Olmaz.  Hayat izin vermez. Vicdanın susmaz.   O tüketen yorgunluk  göğüsünün tam ortasına ince uçlu bir hançer gibi saplanır.  Kimse bilmez, bu sadece senin kıyametin.
Yaşıyor, nefes alıyor, günlük rutinindesin.  Bakıyor, duyuyor, konuşuyorsun.  Aslında yoksun, süresini kestiremediğin bir ara modunda beklemedesin.  Ne geriye ne de ileriye sarabiliyorsun.   Bir yanına kal gelmiş, farkındasın ve farkında olmamış gibi davranmakta, inkar içindesin.  Oysa tektir senin gerçeğin. 
Uykuya dalmak üzereyken  huzuru ne kadar özlediğini hayal meyal anlıyorsun ve bu his her gece tekrar eder.  Yastığın yumuşaklığı, çarşafların serinliği  hayattan bezginliğini her defasında unutturur, sabaha kadar. Yüzleşmek istemediğin gerçekler bir daha ertelenir, sonra bir daha, bir daha... 
Bazı anlar olur, kendini motive edesin gelir: "hadi, bırak düşünmeyi, sadece eğlenmeye bak, yüzeysel ol" filan gibi.  "Kahvaltının tadını çıkar, alışverişe çık, şarkı söyle, aman bana ne, vurdumduymaz ol" , der içindeki ses lakin yabancıdır, ciddiye alınmaz. 
Hayat ve insana dair olanlara ne kadar gözünü kapatsan, düşünceleri ne kadar sustursan, onlar orada, aklında.  Görmezden geldiğin yapmacık davranışlar,  kokuşmuş yaşanmışlıklar,  rahatsız edici sahte dostluklar maskesiz, perdesiz hep orada, aklında. 
Hayatın herkes için bir armağan değil, bir fırsat olarak algılandığı kahrolası gerçeğin çok farkındaysan yaşamak hiç kolay değil.  Hangi "...izm" ile  açıklanırsa açıklansın yeterli ve gerekli değil.   Çünkü bunların hepsinin sorumlusudur insan.  

eylül









24 Temmuz 2017 Pazartesi

Blues dinlerken gözlerimi kapatırım

Acayip bir etkisi var bu tarzın.  Evdeki en rahat koltuğa oturup müziğin sesini açarsın, gözlerini  kapat ve dinle.  Muazzam bir platoda bulursun kendini, etrafında onlarca farklı sahne mizanseni.  Günümüze uyarlansa misal; sen yine şu pek rahat koltuğundasın ve önünde-arkanda, sağında-solunda monitörler asılmış, yüzlercesi. 
Hayatın binbir yüzünün seyircisisin, gözlerin kapalı.  İşte, bu. 

Şarkıların  ritmi alır götürür insanı.  Ülke, dil, ırk, renk, önemi yok, hepsinin ortasında hayat... 


6 Temmuz 2017 Perşembe

Bir hayat, İki dünya



Duygu için TDK tanımlarından biri: " Belirli nesne, olay veya bireylerin insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim".

Ya gerçek hayat? Rezalet. Bu benim fikrim.  Eti, kanı, aksiyonu, rutini olan dünya bir rezalet ve tek kelimeyle sahte.  İnsanı kusturacak kadar iğrenç , şaşırtacak kadar inanılmaz, nefret ettirecek kadar intihara eğimlidir  gerçek hayat.  Gerçekliği, elle tutulur, sonuçlarına katlanmak zorunda kalınır olması yüzünden.  İki dünyanın arafında yaşamak zorunda bırakılmış insan. Seçimleriyle, kaderiyle yüzleştiği tam tamına iki dünya.  Paradoks şu ki, onlardan birini seçme özgürlüğüne sahip olup olmadığı ve ikisini de yaşamak zorunda kalıp kalmadığı.
Hepimizin kaderi belirlenmiş. Elbette kendi seçimlerimizi yaptıktan sonra. Bir bilgisayar oyunu içerisinde olmaya benzer ve gittikçe öyle olduğu kanısına varmaktayım. Öyle böyle oyundayız; satranç tahtasındaki piyonlar, dama taşları misali. İddia edildiği gibi farklıyız,evet; yükümüz, bilgi ve duygu  birikimimiz, suretimiz, genetiğimiz bilindiği gibi farklı.  Bir bakıma da birbirimize benzeriz, çok fazla ve bu benzerlik değil midir ki  bizi toplum yapan?!..

Etrafınıza bir bakın, lakin duygu dünyanızın penceresinden.  Zordur  bunu yapmak; öncelikle aklınız bir sürü barikat diker.  Çözülmesi size kalmış bir handikap.  Yüreğin cesareti ile aşılabildiği tüyosunu verdim gitti.  Farz-ı-misal başardınız; hayalkırıklığı istasyonuna hoş geldiniz. Elbette hayal kırılmaz, umut bitmez (ki bu lafların tümü motivasyon mottosu diye kullanılır olmuş be kardeşim) de,   yaşam enerjinizi vampir gibi emmekte olan diğer dünya gerçeği ile yüzyüze gelirsiniz. Bu kadar basit.  Geriye ne kalır? Ya iki dünyanın ortasında kalmak ya da birini seçmek. Böyle görünür, hiç de öyle değil.
Bu bir deneyim gibi görünse de,  kader olur.  Ferah bir gerçek var: bir kez yüreğin frekansına bağlanan bir daha o dalgadan düşmez. Ne güzel!

Sahte, içten pazarlıklı ilişkiler, hayatın çirkinliği.   Maddeci olmayı, hırsı başarı olarak kabul edilen bir hayatın içinde yer almak acınası olmalı. Sürekli kıyaslama içinde, kaybetme korkusuyla yaşamak korkunç olmalı. Manevi yetersizliği maddi güçle gölgelemek zavallılığın son eşiği. Değer mi? Nefesin kefareti sahtekarlık olabilir mi?  Yazık.  Başarı dediğin nedir kardeşim? Karşındakini dolandırmak, aptal yerine koymak mı? Sahip olduklarının gücüyle bu güce sahip olmayanları ezmek mi?  Küçümsemek, kıyaslamak, fesatlık; farkında değil misin, insan vasfını, inancını, yüreğini kaybettirenlerin bunlar olduğu farkında değil misin?  Yoksa, umurunda değil mi , demeliyim...
Tamam, öyle olsun. Ne istersen, nasıl seçersen yaşa.  Fakat. Benim seçimime laf üretmeden,  burun kıvırmadan önce dön bir de kendine bak. Yargılamadan önce dur, düşün, aklına bir danış, yolun başına sonuna şöyle bir bak. Sonra, yine de yargılayamazsın kendinden bir başkasını, yok sende o hak!..

eylül










30 Haziran 2017 Cuma

Büyümek



Çok sıcak, öyle ki havanın titreştiğini görebilirsin. Can çekişir gibi.  Çocukluk yazlarını hatırlatır. Kamp öncesi veya sonrası, evde yalnız kaldığın bir zamanı.  Sıkılıp bahçeye çıkarsın, sonra sokağa. Asfaltın üstünde  bir bulut tütmekte, sıcak nefesi ayaklarının arasında dolanır.  Çocukluk işte, sıkılmışsın ya, boş boş gezinir, macera aranırsın. Güzel günler.  O günler, angarya da olsa oraya buraya koşturulman, her kabahatin şüphelisi olman, tüm bunları üstüne alınmadığın için güzel.  Kaygısız günler.
Büyümek çok şeyi götürür insandan, çocukluğu terk etmemek güzel.  Büyüsen de...

eylül



26 Haziran 2017 Pazartesi

Bayramlar, bayramlar


İnsanı çocukluğuna götürmek bayram günlerine has bir durum. Yoksa,   bende böyle çalışır mı deseydim?  Aman, herneyse, nasıl anlaşılırsa anlaşılsın.  Edepsizlik etmek aklımın ucundan geçmez, değer bilmez değilim hatta bu konuda oldukça duyarlıyım lakin bayramlar beni gerer.  Öyle unutulmayacak, özlenecek  bayramlar geçmedi hayatımın içinden. Diğer günlerden farkları anlam ve renkleri.  
Benim için bayram,  büyükannemin  gül kurusu kadifeden diktiği ve büyükbabamın içine bozuklukları doldurduğu para keselerini hatırlatır.  Eğer bayram tatili  babamın yanında kalacağım haftasonuna denk geldiyse, şehir merkezindeki  havuzlu parkın girişindeki büfeden bana aldığı taze gevrekleri hatırlatır. Ola ki annem mesaideyse bir dilim tereyağlı şekerli ekmeği alıp arka bahçe kapısından nehrin kıyısına indiğim yolu hatırlarım. İşte,  küçücük anlar sadece, geri kalanı tuhaf, renksiz, sessiz bir gerginlik.
Bir nevi " bitse de kurtulsam" durumu, nedense. 
Abartılı gelir bana bazı şeyler, bayramlara değil, insanlara dair.  Samimiyetsiz, gösterişli, bencilce.  Bana ne derim demesine de, karışmak aklımın ucundan geçmese de bir an gelir  tüm dünyadaki herkese  " kendine gel" diye  haykırmak istediğim çok olur. Hadi tüm dünya çok fazla oldu, en azından birkaç yüz kişiye duyursaydım...  Yine de ben kimim ki, bana ne ki?  İnsan kendini bilmeli, öyle uyarmakla, anlatmakla olmaz bu iş. İnsan kendini eğitmeli, bilmeli.  Elbette şartların standardı  yok, kimi güler, kimi ağlar. Elbette bu durum kader değil, Allah'tan değil kuldan bu hal.   Cahil bırakılmak siyaset olsa da cahil kalmak bireyin  seçimi.  Kalma be kardeşim, oku, öğren ki sorasın. Sordukça uyanasın, uyandırasın. 
İkidir bana ne diyorum ya, hiç de öyle değil ve utanıyorum, çünkü öyle anlar olur ki "bana ne" diyebilmeyi dilediğim.  Üç maymunu oynayasım gelir mi, sadece gelir, yapamıyorum.  Ben başkası olamıyorum ya, iyi ki. 
Bayram günleri gerginliğimi çözemedim ya, her günümü bayram eden yüreğimi buldum.  Gerginlik hayata kaldı, çocukluğum ise Yüreğime. 

eylül

26 haziran 2017







17 Haziran 2017 Cumartesi

Oyunun içinde

Bu gezegende canlı olan herşey büyük bir oyunun parçası. Sınır çizgileri olmayan satranç tahtasının taşları. 
Sen ne kadar farklı olduğunu, ne kadar başarılı, akıllı, iyi olduğunu düşünsen de bu oyunda önemli değilsin.
Bir gün kazanır, bir gün yenilirsin.  Mantık ile oynanan, kıvrak zeka hamleleri ile rakibini alt eder kazanırsın.  Duygusallığa yer yok, her şey hesaplanır, her adım dikkatle atılır.  Velhasıl,  oyunun içindeyiz hepimiz ve bu oyun satranç değil.  Muazzam bir oyunun vazgeçilmez olmayan elemanlarıyız, canlı olan herşey gibi. 

İnsana, hayata dair olanları  anlamaya, çözmeye çalıştıkça  kasvetli bir aralıkta bulursun kendini; sayısız kapılarıyla upuzun bir koridorda.  Cesaretini kuşanıp açtığın ilk kapıyla kaderine yürümeye başladığının farkına bile varmayabilirsin. Hayatta olmanın trajikomik yanını yoldayken  farkedebilirsin.  Hepsi birer olasılık, ot misali yaşamayı seçmiş olanlar da olabilir.  Evet, ot da bir canlı türü.  Az miktarda toprakta bitebilir, kayaların arasında, hatta çölde filizlenir. Çiğnenir, sellerde boğulur, dondurucu soğuklara, kavurucu sıcaklara maruz kalır.   Yalınayak üstünde gezinilir, uzanılır, arasına börtü böcek saklanır.  Ot işte, bir canlı türü.  İnsan diğer canlılardan farklı olmalı, ot gibi yaşamamalı, doğaya, yaradılışa aykırı.   Nedendir, pek dile getirilmez bu gerçek?.. Uyumluluğu iradesizlikle eşitlemek için bir gayret  sarf edilir, nedense?!..  İnsan farklı olmalı.  

Kimbilir, belki asırlar önce de öyleymiş, belki yüzyılın bu çeyreğinde dayanılmaz oldu insan zihniyetinin çürümesi.  Korku, güç hırsı, kin, nefret, bencillik, ırkçılık devasa boyutlara ulaştı. Siyasetin örümcek ağlarına yakalananlardan aklını yitirmiş zombi ordusu kurulmuş, insana dair güzel, iyi, doğru ne varsa tüketilmekte.  Zaman, omuz omuza yaşamak ve yaşatmak değil, yok etmek zamanı olmuş.  Ne yazık, bu kadar karamsarlığa kapılmak, ne yazık...
Umutsuzluğun veba gibi yayıldığını görüp, sessiz kalarak var olmanın onurunu kaybetmekte insanlık.  Her şey çok güzel olacak diye bekliyor. Yüreğini unutup, vicdanını susturup,  derin uykuda herşeyin sihirli bir şekilde düzelmesinin rüyasını görüyor.  Yaşamak olmuş bir kabus. Yaşamak ertelenmiş, kıyıya vurmuş bir gemide yolculuğu beklemek olmuş.  Kendini kandırmak olmuş yaşamak.  Yazık ki, ne yazık...

İsterdim ben, çiçekten -böcekten, mevsimden bahsetmeyi. Sokağa çıkıp gülümseyen, mutlu, maskesiz yüzler görmeyi.  Ayaklarımı hissetmeyene kadar yürümeye razıyım, yaşanacak öyle bir yer varsa oraya gitmek için.  İnsanlığımdan yargılanmadan, merhametime kurban  edilmeden,  edebin enayilik olmadığı evrende olmak isterdim.  İsterdim ve üzgünüm, çünkü elimde değil.   Sihirli değneğim olsa bile yeterli olmazdı.   Üzgünüm, çünkü  isterdim dediklerimin  tümü mümkün.  O muhteşem cennet bu gezegen olabilir(di).


eylül

10 Haziran 2017 Cumartesi

Sessizlik


Zaman değişimiyle ilerliyor, kırıp, ufalayıp, ezip geçiyor.

Biliyorum, biliyorum, blogu fazlasıyla ihmal ettim.  Beni içten içe kemiren, sıkılgan bir utanç duygusuyla yüzleşiyorum, her gün.  Hoşuma gitmeyen bir durum.  Bekliyorum sanırım, bildiğim başka bir sebep yok çünkü.
Kafamın içindeki sesi susturmayı başarabilsem, bu sıkıntılı bekleyiş bitecek, umuyorum.  Elimden gelen, şimdilik,  bu kadar.  Dayanılacak gibi değil,  cümleler panayırı kurulmuşken içimde, parmaklarımın ucundan damlayan  sadece sessizlik oluyor.  Şükürler olsun ki, kendimi kandırmıyorum. Yazamadıklarımın fısıltısıyla uykuya dalıyorum, her gece.  Utancımın pembe rengi kalsa da, ruhuma iyi gelen ufacık bir teselli buluyorum.

eylül


29 Mayıs 2017 Pazartesi

Evde ekmek yapılır:)

Gereken malzeme:

Un, 140 ml ılık süt, 100 ml ılık su, 40 ml zeytinyağı, 1 yemek kaşığı bal, 1 dolu tatlı kaşığı tuz, 1 paket çabuk maya 

Yoğurma kabına 2-3 bardak un alıp maya ve diğer malzemelerle pürüzsüz, homojen sert olmayan hamur elde etmelisiniz. Gereğinde un ilave edebilirsiniz. 
Hamuru iki saat kabarmaya bırakıp süre sonunda kullanacağınız kalıbın büyüklüğüne göre tek seferde veya iki kerede pişirmek üzere hazırlayabilirsiniz.
Ben iki bezeye ayırdım. Her bir hamur topağını merdane yardımı ile dörtgen açıp rulo halinde yuvarladıktan sonra  pişirme kağıdı ile kaplanmış kalıplarda bir saat daha beklettim. 
Bir saatin sonunda kabarmış olan ekmeklerin üzerine fırça yardımıyla süt sürülür ve 180 dereceye ısıtılmış fırında 35-40 dakika pişmeye bırakılır. 

Bu tarifte zor kısım sadece beklemek:)



16 Mayıs 2017 Salı

Ol'mak

Klişe bir laf: eğer istersen... 


Bildiklerinin farkına çok sonra varabilmen bir olasılık. Yüklendiğin bilginin, sorgusuz sualsiz uygulayıcısı veya sadece taşıyıcısı olman gibi.   Yaşamak, olasılıklar toplamı...?  İnsanı uyandıran, olgunlaştıran,  yüklendiklerinin farkına varması. 
Yaşanacakları önceden tahmin edebilmek mümkün mü?  Olasılıklar hesaplanır. Ayrıntılar gözden geçirilir. Yine de yüzde yüz tahmin söz konusu değil.  Ruh hesaba gelmez.  Bu yüzdendir ki, hesapla işi olanların ilk yaptıkları vicdanı-yüreği görmezden gelmek.  

Bilmek lazım. Yoklaya yoklaya yürümemek için; ışık olur bilgi. Anlamak gerek. Farklıyız çünkü, birbirimizden.    İnanmak; sınıfsız, önyargısız: yürekle/yürekte  olur sadece, gösterişsiz. 

Tekrar eden bir dönencenin ortasındayız.  Hepimiz.  Hiç kimsenin onun dışında kalmak gibi bir ayrıcalığı yok.  Gözden kaçırılan bir gerçek bu. Ya da kısa süre için unutulan. 
Ölüm düşüncesiyle yaşamak; cehennemde olmaktan farkı olmaz.
Cezalandırıyoruz birbirimizi.  Ölmeden.  Yasaklıyoruz mutluluğu, sevinci, huzuru, kendimize ve yanımızdaki herkese. Göçüp gitmeden.  Maneviyat ile ilgisi olmayan hırslarımız için. 

Öğrenmek lazım. Akıl ile, mantık ile sorgulamak gerek. Şeytanların tuzağına düşmemek için. Gerçekten, hakkıyla var olmak için.  Kolay değil Ol'mak. 
Kolay olan, vazgeçmek. 


eylül

14 Mayıs 2017 Pazar

Annem

Bir kadın seni dünyaya getirir ve nefes alırsın, kaçınılmaz kaderine yolculuğun başlar.
Ben hiç "anneci" olmadım, ayrı bir birey olarak yetiştim, yetiştirildim-bilerek, bilmeyerek. Sorumluluk sahibi yapıldım, bilip isteyerek veya bilmeyerek.  Benim annemin benle çok zaman geçirecek vakti yoktu.  Birbirimizi tanımaya zamanımız olmadı. Ne ben ona çocuğu gibi baş kaldırdım, ne de o beni anne gibi  sarıp sarmaladı.  Önemli olan ne biliyor musun? Ona güvendim, o da bana. Ona saygı duydum, o da bana. 
O, benim için, en güzel, en etkili, en güçlü insanıydı. 
Toprağın bol olsun annem...


eylül

11 Mayıs 2017 Perşembe

Suç ortağı


Kafamın içi şehir panayırı; yolunu kaybetmiş cümleler kalabalığı. Boğazımda düğüm düğüm, nedensiz hıçkırık. Hayretler içerisindeyim, hüzünlüyüm , ağlamıyorum. 
Seyretmekteyim yanımdan geçen hayatı, içinden geçtiğim zamanı, insan hikayelerini, sessiz sedasız, yorumsuz.  Kelimeler dilimin ucunda, çoğu isyankar, birazı öfkeli ve yorgunum.  Hayatı anlamaktan, dinlemekten, kasırgalarında   dağılmaktan, geriye çekilmekten, altyazısını takip etmekten yorgunum.  Bir yanımın boşver demesinden, diğerinin siteminden, ikisinin arasında kalmaktan bezginim.  
Hayata bakıp eksik kalan ömürlerin kederinde aklımı gömüyorum. Hayata bakıp içimde ona ait ne varsa kusmak,  olmadı, kesip atmak için yanıp tutuşuyorum. 
Sadece yürek, sadece hisler, naif masumiyet ile bezenmiş kocaman bir gülümseme olmak yeter ya, yetmiyor.  Çirkefini bulaştırmadan, izini bırakmadan, ruhu yaralamadan geçmez hayat.  Suç ortağı hayat. Ağır bir pranga, ruhuna vurulmuş bir kelepçe, beynine çakılmış çivi.  Ya aklını kaçırtacak ya da işgal edecek.   Mükemmel bir dilemma, kirli bir savaş.  Temiz  kalmak için çabaladıkça illa  çamur sıçratır üstüne.


eylül

5 Mayıs 2017 Cuma

Asparagas hayat

Gaza geliyoruz, hem de öyle böyle değil. Kimimiz tam hız kapılır, kimimizin aklı son anda frene asılır.   Yaşanmışı bir türlü kenara koyamadık. Hısım akrabayı kendimizden
sandık, kullanıldık.  Meğer sadece kendine çalışmalı(?!). Aynanın karşısına geçip: en büyük, en akıllı, en, en, en olan benim diye tezahürat etmeli, ettirmeliymişiz.
Hayat böyle demek. Hayatın öyle olduğunu idrak etmek için, demek ki, bir süre yaşamak gerek.  Oldu bitti maşallah kıvamında bir oturtmanın elemanlarıyız hepimiz.
Yoksa kandırıldık mı demeliyiz? 
Amaan.
Hayat bir yalan haber.  Çünkü yaşadığını anlayana kadar sürenin sonuna gelirsin. Kapanma saati gelen mekanlar gibi işiklar tek tek söndüğünde  sonun geldiğini anlarsın. Bu da çok fena koyar insana.  "Dur, ben daha hiçbir şey anlamadım ki?! " diyecek zamanın kalmaz.  Geçmiş olsun mu demeli, başın sağ olsun mu...
Hayat asparagas haber  gibi.  Kapılırsın, hiç bitmeyecek bir yarışın içinde yerini alırsın. Hep önde olmak için ödünler hatta kurbanlar verirsin.  Herkesten daha çok, daha iyi, daha fazla, daha daha... olmak için elindeki tüm olanaklarla asılırsın. 
Kendine değil, hele ki yüreğine değil karşındakine  göre yarışırsın.  Niye? Ne için? 
Cevapsız sorulara bir tane daha eklenir. 
Hayat, bir fırsat değil, sonu var çünkü. Hayat; kıymeti tek sende geçen bir liyakat nişanı. Yetmez mi?  
Hayat, bir seçim. Sen ne dilersen, o olur... 

eylül




25 Nisan 2017 Salı

Aşk ile



Sence yaşamak nedir?  Yok, bana değil kendine sor, cevap ver. 
Tamam şimdi;  sen kendin gibi cevapla, yine kendine.  Hemen de sıkılma veya felsefeye dalma, basitçe düşün yeter. Önceliklerin, hayallerin, olmazların, hırsların, isterik diretmelerini bir yana bırak.   Kendine yalan  söylemeden o soruyu cevaplayabilir misin? Yapabilirsin. Belki yüksek sesle değil, içine fısıldarsın, o da yeter.
"Sana ne " diye çıkışabilirsin, olsun, hakkındır.  Tabi ki bana ne, de, zaten karışmadım ki ben sana?!..  İstediğin, seçtiğin gibi yaşa, hayat senin.  Fakat.  Senin seçtiklerini bana dayatma, söz: ben de yapmam. Senin gibi düşünmemi isteme, zorlama, aklımı çelmeye uğraşma; aslında, kimin bunu yapmaya hakkı var?.. 

Yaşamak nedir? Basitçe yaz, anlat kendine.  Zor mu?.. Kolay değil, lakin kolay be!
Cesaret sadece.  Etrafına bak. Duymayı, görmeyi dene. Çık dışına, bak bir de kendine.  Aç gözlerini en koyu karanlıkta. Bırak şu gündelik şamatayı bir yana, çık içinden.  Kanatlarını açıp uçmanın özgürlüğünü nefesle kardeşim. Çok güzel be! Muhteşem!  
Yaşamak güzel, herşeye rağmen güzel!..  İtiraf et kendine bunu,  kaçma.

Belki çok yalnız, umutsuz, çaresiz zamanlarında sıkışıp kaldın. Belki yalan, ikiyüzlü 'dostluklara' tutundun.  Aç, susuz, bedbaht sokakları mekan bildin.  Kalabalıklarda tanıdık bir çehrenin peşine düştün belki. Umursamaz,  günlük hikayelerde dağılmış, somurtkan, güvenmeyi unutmuşsun belki. Kim bilir, fazlasıyla kalabalıksın . Zamanın yok.  Yüreğini  duymaya yetecek sessizlik, onunla göz göze gelecek halin yok. Bir 'sen' yoktur belki  sana kalan. Uyan.  Bir tek his var ömre bedel, uyan.
Aşk var.



eylül




24 Nisan 2017 Pazartesi

Kaybedenler, kazananlar


Hayat, mutlaka katılman gereken bir eylem


Hayatı ve insanları anlamayı denedim, ömrüm yettiğince de bunu yapmaya devam edeceğimin farkındayım.
Vazgeçmek diye bir seçeneği aklımdan  geçirmedim.  Şimdi durup  baktığımda, karmakarışık bir hal görüyorum. Düğüm düğüm olmuş bir iplik çilesi gördüklerim, yaşadıklarım, bildiklerim, anladıklarım. Tek tek açmak için o düğümleri, ömrüm yeter mi? Bilmiyorum.
Ben mi yanlış yerinden başladım hayat şarkısına?..

Ömür dediğin içinde herşeyi barındıran sınırlı zaman dilimi değil mi?  Değil mi?  Apayrı bir anlamı varsa onu bana anlatsın birileri, ne olur.
Her seferinde olduğu gibi en başa dönmeliyim. Başından karışmadı mı ki o iplik çilesi?..  İlk haykırışla uyandığın bu yaşlı gezegen, yoksa yok mu böyle bir yer? Herşey bir düş mü?
Gelişin farklı değil, sebep olanlar nerede olurlarsa olsun, dil, ırk, renk, inanç fark etmez.  Aynı şekilde geldik bu dünyaya, farkımız yok birbirimizden.  İnkar edilemez tek bir gerçektir farklı uyanan Ruh ve Yürek.  
Var farkımız birbirimizden, tek tek, özenle yaratıldık. Biz, hepimiz bunu unuttuk.  Kazandık, kaybettik, skor tuttuk, alkışladık, yuhladık; bütün bunları biz ettik kendimize.  Hayat böyle yazılmış diye kandırılmak istedik, inandık. İtaat ettik, boyun eğdik, eksik gördük içimizdeki mucizeyi ve hırslarımıza yenildik.
 Hayat dediğin bir canın nefes alıp verişi, peki öyleyse  neden bunca cevaplı cevapsız soru hezeyanı? Neden bunca isyan ve acı? Neden? Bırak sosyo-ekonomik mesajları, bırak asaletle avamlığı, bırak seçilmişliği, yaşamak herkesin doğuştan hakkı. Bir tek günahların var bahsedebileceğin, o da cesaretin varsa...
Anlamıyorum,  burada kazanan, kaybeden kim?  Öyle bir iç çekişi ki hayat... insanın ciğerini parça parça eder.



eylül


18 Nisan 2017 Salı

Özgür irade


Bugünkü hal millet iradesiyle oluşmadı, bunu  çok çok iyi bilirler! 

Düzmece referandum  yalan dolan, kin nefret, hırsla maskelenmiş hezimetle geçti. Kazanan kim? Kaybeden kim? Böyle karanlık bir zamanın içinden geçeceğimizi biliyor muyduk? Evet!  ATATÜRK:
"Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir."
Oldu, buradayız. 
Fitne fesat mesaisindeki paranın uşakları insanları ötekileştirilmiş, damgalamış, millet bölünmüş.  Kusurlu,  yetersiz, haklarından yoksun bir kitlenin adı muhalif konmuş ve hedef alınmış.  
 Ağıza alınmayacak, insana yakışmayacak hakaretlerle masumiyete, iyiliğe, gerçek, aydınlık olana saldıranlar  ülkeyi fiilen yağmaladılar.  Sattılar, peşkeş çektiler.
Ne uğuruna?  Siyaset değil onların yaptıkları, asla değil!  Siyaset halka hizmette en iyiyi seçmektir.   
Ben, mükemmel değilim, hatalar yaparım, onlardan ders çıkarırım. Yüreğimde kin ve nefretin yeri yok, olmadı, olamaz. Lafta kalmaz söylediklerim.  Boş sözler vermem, yalanlarla menfaat sağlamam.  Ben, İnsan'a dair umudumu kaybetmedim,  çünkü o Yaradan'ın mucizesidir. Yıllardır Türkiye Cumhuriyetini yıkmak için onun her nimetinden faydalananlar  yüzbinlerce Vatan evladını şehit vermiş  bu halkı yönetemez. Onlar olsa olsa sandık hırsızlığı, hukuksuzluk,  şiddet ve savaş çığırtkanlığı yapıp vatana ihanet eder!  Bugünkü hal millet iradesiyle oluşmadı, bunu  çok çok iyi bilirler! 
Mustafa Kemal ATATÜRK'ün dediği gibi:
"Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!"

eylül






9 Nisan 2017 Pazar

Peynirli yufka böreği




Gerekenler:  beş hazır yufka, 300-400 gr peynir veya lor peyniri, maydanoz, 2 yumurta, 3-4 yemek kaşığı yoğurt, bir bardak süt, yarım bardak sıvı yağı,

Önce maydanoz inçe doğranıp peynire iyice karıştırılır.
Sos hazırlanır; yumurtalar yoğurt ile çırpılır, süt ve yağ eklenir, az tuz ile tatlandırılır.

Bir yufka alıp ikiye bölünür, üzerine sostan sıvanarak diğer yarısı ile kapatılır. Tekrar sos sürüp düz ucuna peynirli içten koyup rulo yapılır. Yağlanmış fırın tepsisine ortadan başlayarak yerleştirilir.
Tüm yufkalar bittiğinde kalan sostan üzerilerine sürüp 200 dereceye ısıtılmış fırında pişirilir.

Not:
Eğer peynir fazla kuruysa yumurta, krema  veya az yoğurt karıştırılabilir.



Taksim, İstiklale en son ne zaman gittin?



İki-üç hafta önce oradaydık. En son ne zaman gittiğimi hatırlamıyorum, belki dört beş yıl olmuştur.  Uzak mı? Değil, bu trafikte bir saatlik yol, kısmet olmadı, kısmeti de zorlamadık, zaman geçti.  Olan olmuş, kısaca, ben hala  o bahar soluklu mart günü akşamüstündeyim.  Bir yanım "gitmeseydik", diğer yanım "gidip görmeseydik", ve "neden? niye kıydınız?" diye isyan edip avaz avaz haykıran benliğim.
İstiklal caddesi savaş sonrası bir hale bürünmüş, kimbilir orayı "keşf" eden suriyelerin yabancılık çekmemeleri için belediyenin hizmetidir(!).  Kaldırım yok, asfalt yok, çatlaklarla, toz içinde, garip inşaat artıkları, paravanlar...  Kalabalık mı? Kalabalık, yabancı, arabesk, tekinsiz.
Gezi Parkına çıktık, aynı manzara. Toz toprak içinde, terk ve istila edilmiş. Etrafında polis barikatları.
Taksim anıtı, hala yerinde.  Dört bir yanı suriyeli darbukacılar, şarkıcılar, meraklı sığınmacılar.
Irkçılık mı? Değil. Umurumda da değil, kim ne düşünürse düşünsün.
Taksimin dört bir yanı basiretsiz, bölücü, kindar, vatansız siyasetçilere esir düşmüş.  Türkiye yaralı. Sırtından hançerlenmiş.
Sahi, en son ne zaman Taksim, İstiklale gittin?..

eylül