22 Nisan 2013 Pazartesi

Ne dilersen gerçek olur

"Ne dilersen gerçek olur"

Öyle demişti büyükbabam. O zamanlar bunu kendimce anladığımı sanmıştım; gözlerimi sımsıkı yumar, başparmağımı avucumun içine alıp elimi yumruk yapardım, sonra  dileğimi içimden tekrar edip gerçekleşmesini beklerdim.
Çocukluk yılların günleri upuzun. Her sabah erkenden uyanır kalkardım; bizim evin düzeni öyleydi ve bu yüzden gün bitmek bilmezdi. Şimdiki çocuklar bu kadar çok  zamana sahip değiller. Ailelerin haftasonlarında depreşen AVM merakı, bilgisayar, tablet oyalanmaları, birbirini takip eden dersane, kurs,  eğitim etiketli etkinlikler  yüzünden. Günümüzde koşa koşa yaşanır gibi çocukluk.  Oysa dolu dolu yaşarken kaçırılanların farkına varamaz insan.  Kendiyle baş başa kalabilse, bir ihtimal,
etrafındaki hayatın, bulunduğu yerin ve birçok şeyin gerçekten farkına varabilir.  Çocukluk çağında bu daha da önemli.  Hayat, fen bilgisi, botanik ve zooloji derslerinden önce  doğayı kendince keşf edebilir.  Notalar ve porteden bihaberken  kuşların cıvıltısı, arıların vızıltısı, kedilerin miyavlaması, köpeklerin havlaması onu müzikle tanıştıran ilk koro  olabilir.  Evde sıkılmak kabahatleri çağırsa da sonuçlara  katlanmak onu terbiye edebilir.  Velhasıl, teknolojiye rağmen ara sıra ayak sürümek iyidir.  Yol bitmeden...

Herneyse, "gençlik başıma duman" diyerek şaşkın birkaç yıl daha  geçer. Benim için  dileklerimin gerçekleşmesi için başparmağımı avucumun içine toplayıp elimi yumruk yapmam yetmediğini iyi anladığım zamanlardı. Bu arada, o alışkanlık  hala var  bende, ara sıra, küçücük dualarla birlikte, depreşir. Kimi Fenerbahçe maçlarında, kimi güneşli bir gün, hüzünlü bir filme mutlu son, deniz kokusunu getirecek rüzgar adına.
Gençlik, lodosun yaptığı gibi, uzun süreli bir sersemlik bırakır. İsyankar ruhun kendini duvardan duvara vurmasıdır gençlik. O dönemden  yaralanmadan geçmek zor,  lakin yaralar zamanla iyileşir.  Sonra, dileklerin gerçekleşme zamanı gelir. Ne kadar zor olduğunu itiraf edip vazgeçersin belki veya uğruna ne pahasına olursa olsun bedel öder, ödetirsin. Küçük, masum bahanelere sığınırsın belki, kaderine lanet edip küsersin veya karanlığın kestirmesinden geçip kalpleri kıra kıra "büyürsün"...
İşte böyle Hayat elegeçirir tüm benliğini; ünvan(sızlık), ev(sizlik), araba, mal, mülk, prestijden ibaret olur.  Hayat kör eder gönlünü, kalbine kibrin zırhını giydirir, farkına bile varmazsın kendine ettiğin ihanetin... Hayat lal eder gönlünü, olamadıkların, alamadıklarında kaybolursun...

Büyükbabamın dileklerini ve gerçekleşip gerçekleşmediklerini sormayı akıl edememişim.  Kısacık, derin cümleleri, uzun suskunluğu onu özel kılanlardı. Hatıralarımda ateşin korunda kahve pişiren, sigaralarını kendi saran, bembeyaz pala bıyıklı, uzun boylu hayali kaldı.
Hayat bu  değil mi; kimimiz gelir, kimimiz gider, gelen de giden de kendi kaderini yaşar, ne azı ne de fazlası. Hiç kimse bir diğerinden daha özel değil, hiç kimse bir diğerinden daha şanslı değil. İlahi terazinin kefeleri hep dengede, hayatın çığırtkanlığına, çirkefliğine, uçurumlarına rağmen.  Ve, ne dilersen gerçek olur, eğer istersen.
Bir de ne istediğine dikkat etmeli...

Ben mi? Dileğimi diledim, yüreğimle, ruhumla. Yanıbaşımda.

eylül

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder